CIA Raporunda Bir Türk Psikolog

CIA Raporlarinda ismi gecen Turk psikolog

1950-1960 arasında ABD’nin istihbarat orgutu diye dusenebileceginiz CIA’nin Bilimsel İstihbarat Birimi, MK-Ultra ve Delta adli projeler acikliyor. Human Ecology adli bir CIA’in fon sagligi bir kurulus Harold Wolff tarafindan 1954’te kuruluyor. Bu kurulus sosyal bilim insnanlarina ve tip arastirmacilarina proje cagrisinda bulunup onlara arastirmalari icin fon sagliyor.

Turkiye’den siyasi sebeplerle ayrilmak zorunda kalan basarili bir psikolog olan Muzaffer Serif de CIA’nin amaclarindan habersiz bu butceden yararlanir. Kendisi Harvard mezunudur ve insanin dogasini anlamamizi saglayan teorileri sosyal psikolojiye kazandirmistir. Yaptigi deneyler cok etik olmasa da insanin dogasini anlamamiza isik tuttugundan sadece ben degil, sosyal psikoloj dunyasi icin cok onemli bir psikologtur. Serif’in CIA raporlarina gecen Robber’s Cave deneyine yakinda bakip bu deneyin nasil kullanildigina bakalim. Bu deneyde birbirlerini tanimayan 12 yaslarinda olan 22 cocugu bir park alanine kamp yapmalari icin goturuluyor. Bu deneyin 3 asamasi var:

1.asama: Bu kamp doneminde butun cocuklar birbiri ile tanisiyor ve kamp etkinlikleri yapiyor. Sonra bu cocuklardan 2 grup olusturuluyor.

2.asama: Bu gruplarin izci grubu gibi kendi gruplarininin ismi olan tshirtleri ve bayraklari oluyor. Aradan birkac gun gectikten sonra bu 2 grup arasinda bir yaris baslatiliyor ve kazanan gruba oduller veriliyor. Bu sebepten  bu 2 grup arasinda once sozlu sonra da fiziksel bir kavga basliyor.

  1. asama: Kizismis kavgalar ve gergin ortamdan sonra gruplararasi yaris azaltiliyor ve hatta iki grubu da ilgilendiren ortak bir sorun yaratiliyor. Ornegin, deneyi yuruten Muzaffer Serif, su kaynaginin muslugunu kapatinca su problem yasaniyor. Cocuklar ise bu durumdan haberdar olmadigi icin 2 gurubu da etkileyen bir sorun oldugundan su sorununu cozmek icin beraberler calsiyiorlar.

Deney sonuclari bize neyi gosteriyor:

  1. Insanlar kendilerini bir gruba ait hissetiklerinde, oteki bir grup kendilerine tehlike yaratiyorlarsa ya da ortak alanlarinda bir yarisma varsa kisiler bu gruplarla iletisimi kesiyorlar ve kendi grup uyelerine baglaniyorlar.
  2. Kisiler ait olmadiklari ve “oteki” diye algiladiklari baska grubu hayatta kalmak icin ya da gruplarotesi bir hedeflri varsa bu oteki gruba ihtiyac da duyduklarindan ayristirmalar azaliyor. Bir diyalog yolu araniyor.

Bu deney etik degil. Orasini cok da tartismaya gerek yok ama insanin dogasini anlamak icin basarili bir deney. Bitirmeden, Muzaffer Şerif’in deneylerinin bütçesinin CIA’den geldiğinin haberi olmadiginin bazi raporlarda yer aldigini belirtmekte fayda var.

Biz bilim insanlari arastirmalarimizin nasil kullanilacagini kontrol edemiyoruz. Nice masum heyecanla baslayan arastirma kontrolden cikip insanligin zararina kullanildi.

Yararlandigim kaynaklar:

1-  Sherif, M. (1954). Experimental study of positive and negative intergroup attitudes between experimentally produced groups: robbers cave study.

2- MK Ultra projesi icin:

http://www.nytimes.com/packages/pdf/national/13inmate_ProjectMKULTRA.pdf

3- CIA dosyasi: https://www.cia.gov/library/readingroom/docs/CIA-RDP80B01676R002900290019-2.pdf

4- https://rai.onlinelibrary.wiley.com/doi/pdf/10.1111/j.1467-8322.2007.00510.x

5- CIA dosyasi yorumu: https://www.academia.edu/3134321/Buying_a_Piece_of_Anthropology_Part_Two_The_CIA_and_our_Tortured_Past

 

Minnettar olduğunuzu ifade etmek

Deneysel çalışmaları sevdiğim için deneysel bir çalışma ile birine onun ne kadar değerli olduğunu hatırlatmanın nasıl bir etkisi olduğunu 2018 yılında yayınlana bir çalışma ile anlatmak istiyorum.

Texas ve Şikago Üniversitesi’ndeki akademisyenlerin yaptığı çalışmada katılımcılar teşekkür mesajının insan psikolojisine etkisi araştırılıyor.

Çalışmaya katılan kişilere hayatlarını etkileyen birine ne kadar müteşekkir olduklarını belirten bir teşekkür mektubu yazmaları isteniyor. Bu kişiler aileden biri olabilir, arkadaşları ya da herhangi biri olabilir. Katılımcılara tesekkur mektubu yazdıktan sonra mektubun alıcılarının hislerine dair sorular soruluyor. Bu sorulardan bazıları şöyle:

  • Sizce bu mektubu alan kişi ne kadar mutlu hissedecek?
  • Sizce bu mektubu alan kişi ne kadar şaşıracak?
  • Sizce bu mektubu alan kişi tuhaf hissedecek?

Bu çalışmanın can alıcı noktası ise çalışmayı yürüten bilim insanlarının bu mektupları sahiplerine ulaştırmaları. Mektubu alıcılar okuyor ve sonra alıcılara nasıl hissettikleri soruluyor.

Sonuçlar gösteriyor ki teşekkür mektubunu alan alıcılar mektubu gönderen kişilerin hayal ettiğinden çok daha mutlu hissediyorlar ve bu duruma onların tasavvur ettiğinden çok daha fazla şaşırıyorlar. Diğer bir sonuç da mektubu alanlar bu durumu, mektubu gönderenlerin düşündüğünden çok daha az tuhaf buluyorlar.

Yani birilerine ne kadar önemli olduğunu yazmak düşündüğünüzden çok daha olumlu duygulara sebep oluyor. Bu çalışma bize aslında bir teşekkürün ya da birisi hakkında düşündüğünüz iyi şeylerin paylaşılmasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Tabi ki bir teşekkürle bütün sorunlar çözülmez ama bir teşekkürün sizin düşündüğünüzden daha iyi bir etkisi var. Bugün siz de etrafınızdan birine ona ne kadar müteşekkir olduğunuzu belirtin. Hem siz daha iyi hissedeceksiniz hem de karşınızdaki sebepsiz yere gelen bu mektuplar mutlu olacak.

 

Kaynak: Kumar, A., & Epley, N. (2018). Undervaluing Gratitude: Expressers Misunderstand the Consequences of Showing Appreciation. Psychological science, 0956797618772506.

 

Türkçedeki –miş’li geçmiş zamanın güzelliği

Türkçedeki –miş’li geçmiş zaman

Güzel Türkçemizin daha önce eminim hiç ama hiç farkında olmadığınız bir özelliğinden bahsetmek istiyorum. Hatta şu ana kadar sadece Türkçe ve Kore dilinde var olan bir şeyden bahsedeceğim. –Mişli geçmiş zamandan. Ne alaka dediğinizi duyar gibiyim ama hemen açıklamaya başlıyorum.

2013 yılında bir konferansta İngiliz bir hoca ile tanışmıştım ve Türk olduğumu öğrenince ‘Ne kadar güzel bir diliniz var.’ deyip –mişli geçmiş zaman ekinden bahsetmeye başlamıştı. Dil alanında çalışmadığım için bu konuyu daha önce hiç duymamış, okumamıştım. O gün biraz da utanmıştım; daha önce bu konuyla ilgili çalışmaların olduğunu bilmediğim duymadığım için. Bu sebepten sizleri de bilgilendirmek amaçlı Türkçe dilinin muazzam bir yanından bahsetmek isterim.

Türkçede sadece ama sadece –mış eki ile kişinin bahsettiği olaya tanık olup olmadığını anlıyoruz.  Örneğin,  “Ali yemek yedi.”  ile  “Ali yemek yemiş.”  cümlelerine bakalım.  “Ali yemek yedi.” cümlesini okuduğumuzda, bu cümleyi söyleyen kişinin Ali yemek yerken orada olduğuna dair bilgi sahibi oluruz. Ancak, kişi “Ali yemek yemiş.”  diye bir cümle kurduğunda, bu cümledeki –miş eki ile bunu söyleyen kişinin orada olmadığını, buna tanık olmadığını ya çıkarım yaptığını ya da bu bilgilendirmeyi başkasından duyduğunu anlayabiliriz.

Peki diğer dillerde nasıl?

-Miş ekine benzer bir ek sadece Kore dilinde var ve diğer dillerde yok. Örneğin, İngilizce’de Ali’nin yemek yediğini klasik bir geçmiş zamanla aktarırlar. Miş’li geçmiş zamana denk olan bir geçmiş zaman eki olmadığından cümleyi, kişinin olaya tanık olmadığını vurgulayan ek sözcükler ve hatta cümleler kurulur. Örneğin,  “Ali yemek yemiş.” manasına gelecek cümleyi ancak  ‘Ben duydum ki, bana söylendiğine göre Ali yemeğini yedi.” şeklinde söylenilir. Ya da boş tabaktan anladıysa, ‘Görünen o ki, Ali yemeğini yedi.” şeklinde söylenir.

Bu konuyla ilgili ilk çalışma 1986 yılında Boğaziçi Üniversitesi’ndeki Prof. Ayhan Aksu-Koç tarafından gerçekleştiriliyor. ABD’den Dr. Özge Öztürk’ün çalışmalarına göre çocuklarda –miş’li geçmiş zaman ile –di’li geçmiş zaman arasındaki  ayrım 5 ila 7 yaşları arasında oturuyor. Bu yaşa kadar hatalar yapabiliyorlar. Di’li geçmiş zaman, mişli geçmiş zamandan daha önce öğreniliyor.

Miş’li geçmiş zamanın, hikayeleştirme, dedikodu amaçlı bir kullanımı da var. Ancak, sadece bir  zaman ekinin kanıtsallığı ile zihninizde kişinin olaya/duruma tanıklığını canlandırabilmemiz açısından özellikle dilbilimciler için çok ama çok ilginç bir dil.

 

Kaynaklar:

Aksu-Koç, A., & Slobin, D. I. (1986). A psychological account of the development and use of evidentials in Turkish.

Ozturk, O., & Papafragou, A. (2015). The acquisition of epistemic modality: From semantic meaning to pragmatic interpretation. Language Learning and Development, 11(3), 191-214.

Boşanmaların asıl sebebi Facebook mu?

Bosanma sayisi her gecen gun artiyor. Insanlara gore bosanmalardaki artislarin bir sebebi de sosyal medya. Bugunku sorumuz sosyal medya bosanma sebebi mi?

Bu soruya cevabi ABD’de yapilan bu calismadan bulalim. Bu calismada katilimcilara Facebook’ta gecirilen sure, Facebook’tan dolayi iliskiye yansiyan kavgalar ve facebookta partnerlerini aldatip aldatmadiklari soruluyor.

Bu calismanin sonuclari ise soyle:

1-     Partneri ile iletisimi kotu olanlar daha cok Facebook’ta. Facebookta gecirilen uzun sure de iliskilerde tartisilan onemli bir madde. Maalesef bu da bir kısır döngü yaratiyor. Zaten iyi olmayan iletisimi daha da kotu etkiliyor.

2-     Facebookta eski sevgiliye bakma, eski sevgili ile iletisimde olma ise partnerlerin en sikayetci oldugu nokta. Bu da kiskancligi artirabildiginden ciftler arasi problem artiyor.

3-     Kendisi mutsuz olan ya da icinde bulundugu iliskide mutlu olmayan insanlar, Facebook’ta arayis icerisine girdiginden ya iliskilerinde daha cok catismalara yol aciyor ya da iliskinin bitmesine sebep oluyor.

Sonuc olarak iliskinizde catlaklar varsa, olgunlasmamis bir iliski icerisindeyseniz, iletisiminiz kopuksa, partneriniz guven vermeyen biriyse maalesef partnerinizin Facebook kullanmasi sizin iliskinizde gunah kecisi olacaktir. Sorun Facebook’ta degil; ya sizin iletisiminizde, ya da iliskinin olgunlasmamisinda ya da aldatan partnerdedir. Ozellikle sevgiyi de hizlaca tukettigimiz su gunlerde partnerler tartisinca problem cozme yetenekleri yuksekse ve iliski onlar icin degerli ise iliskideki sorunlari cozme arayisina girerler.  Iliskiye inanci olmayan, iliskide durust olmayanlar ise her catismada yedekte tutulanlarla iletisime gecerler. Facebook da problemin varligini gostermeden hizlandirici elementtir diyebiliriz.

Icerikte bahsettigim calisma:

Clayton, Russell B., Alexander Nagurney, and Jessica R. Smith. “Cheating, breakup, and divorce: Is Facebook use to blame?.” Cyberpsychology, Behavior, and Social Networking 16.10 (2013): 717-720.

Bu 4 Hata İlişkinizi Biterecek

Ünlü akademisyen ve ilişki uzmanı John Gottman ilişkide iki tarafın iletişim sürecinin çok önemli olduğundan bahseder. Burada ilişimde 4 önemli nokta var ki bunlara çok dikkat etmek lazım. Bu hatalardan birini yapıyorsanız veya yaşıyorsanız büyük bir olasılıkla var olan ilişkiniz bitecek ya da evliliğiniz boşanma ile sonuçlanacaktır.

Yapıcı olmayan eleştirme:

  • Eşiniz bir hareket yaptı siz önce onu yapıcı eleştirmektense şikâyete dönüştürüyor musunuz?
  • Hatta bunu kişiliğine genelleyip abartıp tartışmayı büyütüyor musunuz?
  • Hatta bu tartışmayı o kadar hararetli bir hale getirip kavgaya dönüştürüp başladığınız noktayı unutuyor musunuz?
  • Bir taraf diğer tarafı takdir etmiyor ve sürekli kötü olduğunu mu hissettiriyor?

Aşağılama:

  • Parteriniz sizi sözleriyle, şakalarıyla aşağılıyor mu?
  • Sizi onaylamadığını şaka yoluyla ya da dominant bir şekilde mi belirtiyor?
  • Bu aşağılamalar özgüveninizi azaltmaya mı başladı?

Savunmacilik:

Taraflar savunma içerisinde ise demek ki kendilerini güvende hissetmeyip yapıcı yaklaşmayı bırakmışlar diyebiliriz.

  • Bir problem olduğunda sürekli bir dayanak mı buluyorsunuz?
  • Gerçekten bir suçunuz olduğunda bunu kabullenmiyor musunuz?
  • Suçunuzu kabullenmeyip bir de zeytinyağı gibi üste mi çıkmaya çalışıyorsunuz?

Duvar Örme:

İlişkilerde duvar ören kişi, sorununu dile getiren tarafı dinlemez, sanki yokmuş gibi davranır. Duvar ören kişi ilişkide yorulmuştur, problem çözme yeteneğine ve çözüme inanmadığından susarsa, problemi yoktan sayarsa sanki bu çatışma çözülecekmiş diye düşünür.

 Eşiniz geldi, sorununu anlattığında ‘Öf, yine aynı şey!’ deyip dinlemeyi mi kesiyorsunuz?

  • Dinliyormuş gibi yapıp sonra geçiştiriyor musunuz?
  • Ya da dalga geçiyor musunuz?

 Özellikle erkekler de duvar ören taraftadır. John Gottman’nın içinde olduğu bir grup araştırmacı bu duruma sebep olarak erkeklerdeki kalp ve damar sisteminin kadınlara göre strese daha duyarlı olmasına bağlıyor.

Yukarıdaki dört önemli noktayı siz ya da eşiniz yapıyorsa ilişkinizdeki problemler zaten derinleşmiştir ve büyük bir olasılıkla boşanma ile sonuçlanabilir.

 

Sosyal Medya’da Hayat Kime Güzel: Hayat sana mı güzel ona mı?

Oh hayat sana güzel! Bu cümle genelde sanki hayatın sillesini yemiş, sizden daha kötü durumda olan biri tarafından söylenmiş gibi geliyor kulağa ama biliyoruz ki gerçek hayatta maddi manevi sizinle aynı durumda olan kişi bile bunu söyleyebiliyor. Oysaki ona bu cümleyi dedirten kendisinin hayatı için atması gereken adımı atmaması da olabilir. İlginçtir ki bu cümleyi artık sosyal medyadaki her fotoğrafın altında görebiliyoruz. Peki facebookta hayat size mi o fotoğrafı paylaşana mı güzel?

ABD’de yapılan ve 400’den fazla farklı bölümlerde okuyan üniversite öğrencilerinin katıldığı bir çalışmada öğrencilere ne kadar süre ve ne sıklıkta Facebook kullandıkları soruluyor. Buna ek olarak facebooktaki arkadaş sayısı ve arkadaşları ile görüşmelerine dair sorular da yöneltiliyor. En son bölümde de onlara 3 cümleye sunulup katılımcılardan bu cümleleri kesinlikle katılıyorum ya da hiç katılmıyorum arasında değerlendirme yapmaları istenmiş:

  • Herkesin benden daha güzel hayatı var
  • Diğer insanlar benden daha mutlu
  • Hayat adildir

Çalışmanın sonuçlarına bakalım:

Kişiler ne kadar uzun süre Facebook kullanıyorlarsa o kadar çok da ‘diğer insanların kendilerinden daha mutlu olduğu’na inanıyorlar ve yine bu insanlar ‘hayatın daha az adil olduğunu’ düşünüyorlar.

Facebookta arkadaş sayısı çok olan ama o arkadaşları çok da tanımayan kişiler de diğer insanların kendilerinden çok daha mutlu olduğuna inanıyor.

 

Yani insanlar Facebook’ta paylaşılan o mutlu anların paylaşımından kişilerin hayatlarında her zaman mutlu olduğu illüzyonuna kapılıyorlar. İnsanları tanıdıkça ekleyen Facebook kullanıcıları ise kendilerini diğer insanlar kadar mutlu görüyor ve hayatın adil olduğunu düşünüyor.

 

Peki neden böyle? Tekabül önyargısı diyebileceğim ya da İngilizce correspondence bias dediğimiz peşim hükümden kaynaklanıyor. Facebookta çok sevdiğiniz bir anı paylaşırken insanlar sizin o anda mutlu olduğundan çok genelde mutlu bir insan olduğunuzu düşünür. Yani durumdan sizin hayatına dair genelleme yaparlar. Oysaki bir insanın doğum günü fotoğrafında mutlu olması genel olarak hayatında hep mutlu olduğuna anlamına gelmez aynı şekilde bir yakınını kaybettiği için yas evresinde olan ve depresif yazılar paylaşan kişi de hayatı boyunca hep mutsuz olacağı anlamına gelmez.

Facebookta insanların sizden daha çok mutlu olduğunu düşünüyorsanız, sosyal hayatınızda insanlarla etkileşiminizin güçsüzleştiğini ya da hayatınızdaki güzelliklerin farkında olmadığınızı söyleyebilirim.

Bitirirken kendi akıl ve ruh sağlığınız için, başkalarının sanal albümlerinde takipçi rolüne düşmeyi dengeleyin ve kendi albümlerinizde yer alabilecek mutlu anları oluşturup hayatınızdakli güzelliklerin ve yeterliliklerinizin takipçisi olmaya bakın.

Kaynak:

Chou, H. T. G., & Edge, N. (2012). “They are happier and having better lives than I am”: the impact of using Facebook on perceptions of others’ lives. Cyberpsychology, Behavior, and Social Networking, 15(2), 117-121.

 

 

Ay’dan El Sallayan Türk Bilim Kadınları

Sosyal medyadaki bazı kadınların aşırıya kaçmış annelik ve eş rolleri ile paylaşımlarından ve 8 Mart Kadınlar Günü’nden de yola çıkarak kadınlara kendilerinin kapasitelerinin çok daha fazla olduğunu, sahip oldukları başka noktaları da olduğunu hatırlatmak ve genç kızlarımızı bilime yönlendirmek amaçlı bu videoyu hazırladım.

Türkiye’de artan kadına şiddet olayları, erkeklerin domine ettiği iş hayatı ve dünyanın her yerinde kadınların hâlâ hak ettikleri yerde olmamasından dolayı ben de 8 Mart Kadınlar Günü’nde kadınlara aslında var olan kapisetelerini hatırlatmak için zekasıyla, azmiyle, çalışkanlılığıyla ve kararlılığıyla bilim dünyasının önde gelen Türk kadınlarını anlatmak, tanıtmak, hatırlatmak isterim.

Örneğin, 1969 yılında insanlık ilk defa Ay’a ayak bastığında arkasında imzası olan bir Türk kadınından bahsedelim. Değerli Dilhan Ezer Eryurt adlı hocamız  Kendisi Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Yüksek Matematik ve Astronomi Bölümünü bitirir. Daha ilkokulda iken babası “Kızım, oku, kendini yetiştir ve memleketin için bir şeyler yap” der. ABD’de yüksek lisans yapıp kısa süreli Ankara’ya gelir doktorası tamamlar ve daha sonra tekrar kazandığı burslarla ABD’ye gider. 1969 yılında, Ay’a ilk iniş için yaptığı başarılı katkılar nedeniyle “NASA Apollo Başarı Ödülü”nü almış, 1970li yıllarında ABD Goddard Uzay Araştırma Enstitüsünde araştırmacı olarak çalışmalarda bulunmuştur. Bu sırada  Enstitüde çalışan tek kadın astronom olmuştur (bakınız kaynak 1,2). Babasının hayalini geliştirip bu başarılı kariyerini Ankara ODTÜ’de Astrofizik Anabilim Dalını kurarak devam ettirir. Emekli olduktan sonra da Erzurum’da anaokulu, 100 öğrenci kapasiteli bir kız yurdu yaptırılması şartıyla eşiyle beraber bütün servetini Erzurum Milli Eğitim Müdürlüğüne bağışlar(bakınız kaynak 1,2)..

 

Bir diğeri Nüzhet Gökdoğan,Türkiye’nin ilk kadın gökbilimcisi ve ilk kadın dekanı unvanın taşır. Kendisi  liseyi bitirdikten  sonra, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bursuyla matematik ve fizik dalında  astronomi branşı üzerine Paris ve Lyon’da okumuş. Kendisi daha sonra Türkiye’ye gelip 10 TL’nin de üstünde portresi olan Prof. Dr. Cahit Arf’in ve diğer matematikçilerle birlikte Türk Matematik Derneği’ni kurmuştur.

Son zamanlara gelelim…Asuman Özdağlar kendisi Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden optimizasyon teorisi ve algoritmaları, oyun teorisi alanında çalışmaları olan bir profesördür. 2018’den Ocak ayından beri dünyanın en prestijli üniversitesi olan MIT’de Elektrik Elektronik ve Bilgisayar bilimleri bölümü başkanlığını yapıyor.

Daha da genç kuşağa gelirsek, canımız Canan Dağdeviren’den bahsetmeden olmaz. Hacettepe’de lisans, Sabancı Üniversitesi’nde ise yüksek lisansını tamamlayan ve 2015 yılında Harvard Üniversitesi Genç Akademi üyeliğine seçilen ilk Türk olan Canan Dağdeviren, giyilebilir kalp pili ve cilt kanserini teşhis eden cihaz ve saç teli inceliğindeki beyin iğnesi geliştirdi.

Bu kısa videoya adını ve çalışmalarını sığdıramadığım binlerce Türk bilim kadını var. Ben de bir  bilim kadını olarak bilime, insanlığa katkısı olan çalışmalar yaparak  bu listede yer almayı çok çok isterim. Eminim ki çok zor şartlar altında okuyup bilimsel çalışma yapma, yükselme hayalleri kuran yüzlerce, binlerce kız çocukları ve kadınlarımız var. Bitirirken, Sevgili kız çocukları, sevgili kadınlar, etrafınızdaki insanlar size roller biçip sizi belli bir çerçeveye yerleştirmeye çalışabilir. Kendinizi keşfedin, bilgiyle donatin, haklarınızla ve yapacağınız seçimlerinizin farkında olup, sizlere roller biçen insanlara karşı durun.

Kaynaklar:

1: http://dergipark.gov.tr/download/article-file/223544

2: http://fizikciler.info.tr/index.php/13-fizikciler/79-dilhan-eryurt

Doğum sonrası annelerin beyninde neler oluyor?

Hamilelik sonrası kadınlarda fiziksel ve psikolojik değişimleri hepimiz gözlemliyoruz. Peki, beyinde ne tür değişikler oluyor? Bu soruya cevabı 2010 yılında, Yale Üniversitesi, Cornell Üniversitesi ve Michigan Üniversitesi’ndeki bilim insanlarının oluşan ve Pilyoung Kim önderliğinde yapılan çalışmadan cevap bulalım.

Araştırmacı Dr. Kim, bu çalışmayı hastanede doğum yapan19 sağlıklı  anne üzerinde yapıyor. Doğumlarından 2 ila 4 hafta sonra annelerin evlerine de ziyarette bulunup olası ebeveynlik ve bebek üzerine düşünceleri alınıyor ve anneler MR aletine girip beyinlerinden görüntüler alınıyor. Beyindeki değişimleri zamanla görmek için de tekrardan doğumdan 3 ila 4 ay sonraya denk gelecek şekilde aynı anneler MR aletine tekrardan giriyor ve ikinci MR görüntüleri alınıyor. Böylelikle, araştırmacılar ortalama 80 gün içinde annelerin beyinlerinde nasıl bir değişim olduklarını gözlemleme şansı elde ediyorlar. Bunun için de beyindeki gri cevherdeki değişimi analiz ediyorlar.

Annelerin beynindeki gri cevherde büyüme

Ön bilgi: Gri cevher, beyinde sinir hücrelerinin olduğu miyelinsiz olduğundan gri renkte olduğu düşünülen bölgedir.

Sonuçlara göre doğum sonrası annelerin beyninde, prefrontal kortex, hipotalamus, amigdala ve substantia nigra adlı bölgelerde gri cevherin hacminde genişleme olmuş. Bu bölgelerdeki gri cevherdeki büyümeler, annelerin bebek olan iletişimi ve annelik motivasyonu açısından önemli. Bu büyümeler aslında beynin esnek yapısını tekrar göstermiş oluyor. Annelik de aşırı derecede stresli ve daha önceki deneyimlere de benzemediğinden de anneliğe adaptasyon açısından beynin esneklik göstermesi çok önemli.

Bebeklerini özel gören annelerdeki değişim daha fazla

Bu alanlardaki büyüme annelerin çocukları ile olan olumlu düşünceleriyle de ilişkili. Örneğin, bebeği ile ilgili ve ebeveynlik hissiyatını pozitif aktaran annelerin gri cevherlerinde büyüme arasında pozitif bir korelasyon gözlemlenmiş.

Beynin bu bölgelerinde neler oluyor?

Prefrontal korteksteki değişimler kadınların annelik sürecine adapte olmasını kolaylaştırıyor. Böylece anne bebeği ile daha iyi etkileşimde bulunuyor.

Substantia nigra adlı bölge dopamenerjik sinir hücrelerinin olduğu bir bölge olarak bilinir. Ödül mekanizması ile ilişkilendirilen bu bölgenin başka çalışmalarda da annelerin çocuklarının görünce aktif olduğunu biliyoruz.

Şüphesiz ki annenin hormonlarındaki değişiklikler de bu beyin bölgelerindeki değişimin tetiklemiş olabilir. Örneğin, araştırmacılara göre östrojen, oksitosin ve prolactin gibi hormonlar anne ile bebek arasındaki iletişimde annelik davranışlarını etkiliyor. Hamilelik ve doğum sonrasında bu hormonlarda değişim olduğundan yapısal değişikler hormonal değişimlere de bağlanabilir.

Önemli Nokta: Beyindeki bu büyüme neden-sonuç ilişkisi olarak algılanmamalı. Yani daha iyi annelerin, daha büyük gri cevheri olacak anlamına asla gelmez. Örneğin, beyin cevherinde görülen bu büyüme hamilelik dönemindeki yaşanmış stres seviyesine de bağlı olabilir. Veya öngörülemeyen ve bu araştırmada analizi yapılmamış başka bir değikene de bağlı olabilir.

Kaynak: Kim, P., Leckman, J. F., Mayes, L. C., Feldman, R., Wang, X., & Swain, J. E. (2010). The plasticity of human maternal brain: longitudinal changes in brain anatomy during the early postpartum period. Behavioral neuroscience, 124(5), 695.

Kullanılan görsel bağlantısı: http://www.nedirbilgiler.com/discussion/28/hipotalamus-nedir-hipotalamus-gorevleri-ve-yapisi ve http://biyolojiterimleri.com/?madde=Gri-madde

Kimin Neresine Bakıyorsunuz?

Yolda tanımadığınız bir kişi gördüğünüzde önce neresine bakarsınız? Uzmanlar bir kişiye baktığınızda 5 potansiyel bölge olduğunu söylüyor. Bu bölgeler baş, göğüs, bel, kalça, bacaklar, ayaklar. Peki birine bakıp bu kişi ile arkadaşlık yapar mısınız ya da bu kişi sizin sevgiliniz olabilir diye sorsam neresine bakarsınız?

Şimdi tam da bu soruya cevap bulacağımız bir çalışmadan bahsedeyim. Çalışma ABD’de Kansas Üniversitesi’nde 105 öğrenci üzerinde yapılmış. Öğrencilere kendi yaş aralığında, nötr yani bir duygu içermeyen ve normal duruşu olan 20 farklı kişinin fotoğrafları gösterilmiş. Deneyin bir bölümünde kullanılan 10 fotoğrafta her kişiyi olası arkadaş olarak düşünmeleri istenirken diğer ikinci bölümdeki 10 fotoğrafta her kişiyi olası sevgili olarak düşünmeleri istenmiş. Bu yönergelerden sonra çeşitli sorular da sorulmuş ve bu arada onlar düşünürken göz hareketleri kaydedilmiş. Sorulardan bazıları ‘bu kişiyle arkadaşlık etmek ister misiniz’, ‘bu kişinin sizin en iyi arkadaşınız olma olasılığını nedir? Gibi sorular yöneltilip yüksek olasılık ile hiç olası değil ölçeğinde değer biçmeler cevap vermeleri istenmiş. Diğer bölümdeki olası partner için de ‘bu kişiyi ne ölçüde çekici buluyorsunuz?, ‘bu kişiyle romantik bir ilişkinizin olasılığı hakkında ne düşünürsünüz’ gibi sorulara değer biçmeleri istenmiş.

Alıcı gözüyle baktığınız olası arkadaşa ve sevgiliye bakmak arasındaki fark?

Katılımcılar olası sevgili adayları için başına ve göğüs bölümüne bakarken, arkadaş adaylarında ise bacak ve ayaklarına daha çok bakmışlar.

Sebepleri ne olabilir?

Başa bakmak daha çok kişinin çekiciliğini ve kaslarını inceleme amaçlı olabilir. Çünkü özellikle simetrik yüzlerin daha çekici olunduğu göz önüne alındığında kişinin yüzüne, gözüne bakmak çok da normal ve bu amaca teşkil eder.

Özellikle kadın katılımcılar erkeklerin baş kısmına daha çok odaklanmış erkeklere göre. Bu da yine erkeklerde kemiksi ve kas yapısını inceleme amaçlı olmasına bağlanabilir bir yerde.

Bu çalışmada ve önceki çalışmalarda bulunan bir sonuç ise hem kadının hem erkeğin olası sevgili bulmada göğüs bölümüne bakmış.  Biraz düşününce bu bölümlerin insanların vücudu hakkında bilgi veren bölümü olduğu düşünülebilir. Kadınlar erkekleri omuz genişliği, kaslarını görmek isterken erkekler ise üreme içgüdüsüyle doğurganlık sinyalini aldıkları bölge olarak göğüs bölümüne daha uzun süre bakmışlar. Erkeklerin kadınlara göre daha farklı baktıkları bölüm ise karın- kalça bölümü. Bu da kadınların çekiciliğini ölçme amaçlı yorumlanabilir.

Arkadaşın ayağına bakma sonucu ise kişilerin seçiminden onların karakterleri hakkında bir fikir edinme amaçlı olabilir.

Sonuç olarak ilişkinin türüne göre kimde hangi bölüme bakacağınız tamamen değişebiliyor.

 

Kaynak: Gillath, O., Bahns, A. J., Burghart, H. A. (2017). Eye movements when looking at potential friends and romantic partners. Archives of Sexual Behavior. Advance online publication. http://dx.doi.org/10.1007/s10508-017-1022-5

 

Erkekler Topuklu Ayakkabı Giyinen Kadınları Neden Beğenir?

Günümüzde kadınların olmazsa olmaz moda öğesinden biri şüphesiz ki topuklu ayakkabılar. Topuklu ayakkabılar en rahatını bulsanız da rahat değiller ve ortopedik olarak da çeşitli rahatsızlıklara sebep oluyor. Kadınların bu ayakkabıları tercih etmesi eminiz popüler dergilerin, filmlerin ve reklamların onları daha çekici, seksi göstermelerine de bağlanmış olabilir. Bu mesajlarda da genelde kadına yüksek topuklar sizi erkekler için daha çekici hale getirir mesajı veriyor.  Bugünkü videoda erkeklerin ve kadınların yüksek topuklu kadınları algılamasıyla ilgili deneylerden bahsedeceğim. 2014 yılında Fransa’da genç kadınların düz ayakkabı, 5 cm ve 9 cm’lik ayakkabılar giyiyor ve bu kadınların baş rolünde olduğu 4 deney yapılıyor.

Erkekler yüksek topuklu kadın anketörün anketine daha çok katılım gösteriyor

İlk deneyde bu genç kadın sokakta 90 erkeğe yaklaşıp cinsiyet eşitliği ile ilgili ankete katılmalarını istiyor. Kadının düz ayakkabı giydiği koşulda erkeklerin %47si ankete katılmayı isterken, 9 cmlik yüksek topukta %83ü ankete katılmak istiyor. Bir başka veri ise düz de giyse 5 cmlik de giyse aynı oranda ankete katılım olmuş.

Kadınlar düz taban ayakkabılı kadın anketörün anketine daha çok katılım gösteriyor

İkinci deneyde, etek ve ceket takım giyinen ve beyaz bluz giyinen 4 kadının her biri 45 kadına ve 45 erkeğe yaklaşıp yeme alışkanlığı ile ilgili bir ankete katılmalarını istiyor. Kadınlar her 15 dakikada bir ayakkabılarını değiştiriyorlar. Çıkan sonuçlara göre erkekler yüksek topuklu kadın anketörün anketine katılmayı kabul ederken, düz taban ayakkabılı anketörlerin anketi daha az kabul ediyorlar. Kadınların çoğu ise düz ve orta yükseklikteki kadın anketörlerün anketini kabul etmiş. Genel olarak erkeklerin yüksek topuklu kadınların anketine katılma oranı %82lerde iken kadınların %30larda.

Üçüncü deneyde ise bu genç kadınlar yürürken eldivenini düşürüyor ve kadın veya erkek hangi oranda eldivenleri geri getirdikleri ölçülüyor. Bu deneyde sokakta rastgele 360 kişinin yardım etme oranları inceleniyor.  Sokaktaki erkekler topuklu yüksek kadına  sokaktaki kadınlara oranla daha çok yardım etmiş. Hele ki eldivenini düşüren kadın yüksek topuklu ise ayakkabılı kadına düz tabanlı ayakkabı giyen kadına oranla çok daha yardımcı olmuşlar. Kadınlar ise erkeklere göre daha az yardım etseler de yardımlarını da en çok yüksek topuklu kadınlara etmişler.

Kadınlar Topuklu Ayakkabılarla Otursa Bile Daha Çekici

Son ve dördünce deneyde ise genç kadın bir bara gidiyor ve başka bir adam da ona merhaba diyecek ilk karşı cinsin varış süresini hesaplıyor. Biri bu kadına yaklaştığında ise kadın arkadaşımı bekliyorum diyor ve hemen o arada başka bir kadın kadının yanına gidip ‘aa kusura bakma geç kaldım’ diyor ve erkek uzaklaşıyor. Deney sonucuna göre düz tabanlı kadına erkeklerin yaklaşması 14 dakika sürerken, yüksek topuklu kadına yaklaşmaları ise 7 dakika sürmüş.

Bu sonuçlarla erkeklerin yüksek topuklu kadınları çekici bulduklarını görüyoruz. Peki neden ama?

  • Kadınlar topuklu ayakkabı giyince kadınların duruşları değişiyor. Böylece kadınların bel kıvrımı derinleşiyor, kalçaları daha dik duruyor ve göğüs de daha dışa doğru dik duruyor. Bu da bir kadını erkekler için çekici hale getiriyor.
  • Yüksek topuk giyen kadınların adım atmaları da zorlaştığından ve çok da rahat etmemelerine rağmen kadınların yürüyüş şekillerinin değişmesi erkeklere daha kadinsi geliyor ve onlari dişi bulmalari da etkiliyor.
  • Bunun en önemli sebeplerinden biri de medya. Filmlerde özenli, çekici ve güçlü kadın algısı yüksek topuklarla özdeşleştiriliyor. Haliyle kadınlar objeleştiriliyor.

Topuklu ayakkabılar öyle geçici rahatsızlık veren bir şey değil. Bu ayakkabılarla kadınların bacak, ayak, düz ve bel bölgelerinde ağrı olur. Ve hatta tırnaklarda, aşil tendonlarda bozulmalara sebep oluyor.

Bir kadini guzellestiren en onemli seyler aslinda topuklu ayakkabilarin yaninda zekasi ve ozguveni.

 

Kaynak:

Gueguen, N. “High Heels Increase Women’s Attractiveness,” Archives of Sexual Behavior (2015) 44:2227.