Boşanmaların asıl sebebi Facebook mu?

Bosanma sayisi her gecen gun artiyor. Insanlara gore bosanmalardaki artislarin bir sebebi de sosyal medya. Bugunku sorumuz sosyal medya bosanma sebebi mi?

Bu soruya cevabi ABD’de yapilan bu calismadan bulalim. Bu calismada katilimcilara Facebook’ta gecirilen sure, Facebook’tan dolayi iliskiye yansiyan kavgalar ve facebookta partnerlerini aldatip aldatmadiklari soruluyor.

Bu calismanin sonuclari ise soyle:

1-     Partneri ile iletisimi kotu olanlar daha cok Facebook’ta. Facebookta gecirilen uzun sure de iliskilerde tartisilan onemli bir madde. Maalesef bu da bir kısır döngü yaratiyor. Zaten iyi olmayan iletisimi daha da kotu etkiliyor.

2-     Facebookta eski sevgiliye bakma, eski sevgili ile iletisimde olma ise partnerlerin en sikayetci oldugu nokta. Bu da kiskancligi artirabildiginden ciftler arasi problem artiyor.

3-     Kendisi mutsuz olan ya da icinde bulundugu iliskide mutlu olmayan insanlar, Facebook’ta arayis icerisine girdiginden ya iliskilerinde daha cok catismalara yol aciyor ya da iliskinin bitmesine sebep oluyor.

Sonuc olarak iliskinizde catlaklar varsa, olgunlasmamis bir iliski icerisindeyseniz, iletisiminiz kopuksa, partneriniz guven vermeyen biriyse maalesef partnerinizin Facebook kullanmasi sizin iliskinizde gunah kecisi olacaktir. Sorun Facebook’ta degil; ya sizin iletisiminizde, ya da iliskinin olgunlasmamisinda ya da aldatan partnerdedir. Ozellikle sevgiyi de hizlaca tukettigimiz su gunlerde partnerler tartisinca problem cozme yetenekleri yuksekse ve iliski onlar icin degerli ise iliskideki sorunlari cozme arayisina girerler.  Iliskiye inanci olmayan, iliskide durust olmayanlar ise her catismada yedekte tutulanlarla iletisime gecerler. Facebook da problemin varligini gostermeden hizlandirici elementtir diyebiliriz.

Icerikte bahsettigim calisma:

Clayton, Russell B., Alexander Nagurney, and Jessica R. Smith. “Cheating, breakup, and divorce: Is Facebook use to blame?.” Cyberpsychology, Behavior, and Social Networking 16.10 (2013): 717-720.

Bu 4 Hata İlişkinizi Biterecek

Ünlü akademisyen ve ilişki uzmanı John Gottman ilişkide iki tarafın iletişim sürecinin çok önemli olduğundan bahseder. Burada ilişimde 4 önemli nokta var ki bunlara çok dikkat etmek lazım. Bu hatalardan birini yapıyorsanız veya yaşıyorsanız büyük bir olasılıkla var olan ilişkiniz bitecek ya da evliliğiniz boşanma ile sonuçlanacaktır.

Yapıcı olmayan eleştirme:

  • Eşiniz bir hareket yaptı siz önce onu yapıcı eleştirmektense şikâyete dönüştürüyor musunuz?
  • Hatta bunu kişiliğine genelleyip abartıp tartışmayı büyütüyor musunuz?
  • Hatta bu tartışmayı o kadar hararetli bir hale getirip kavgaya dönüştürüp başladığınız noktayı unutuyor musunuz?
  • Bir taraf diğer tarafı takdir etmiyor ve sürekli kötü olduğunu mu hissettiriyor?

Aşağılama:

  • Parteriniz sizi sözleriyle, şakalarıyla aşağılıyor mu?
  • Sizi onaylamadığını şaka yoluyla ya da dominant bir şekilde mi belirtiyor?
  • Bu aşağılamalar özgüveninizi azaltmaya mı başladı?

Savunmacilik:

Taraflar savunma içerisinde ise demek ki kendilerini güvende hissetmeyip yapıcı yaklaşmayı bırakmışlar diyebiliriz.

  • Bir problem olduğunda sürekli bir dayanak mı buluyorsunuz?
  • Gerçekten bir suçunuz olduğunda bunu kabullenmiyor musunuz?
  • Suçunuzu kabullenmeyip bir de zeytinyağı gibi üste mi çıkmaya çalışıyorsunuz?

Duvar Örme:

İlişkilerde duvar ören kişi, sorununu dile getiren tarafı dinlemez, sanki yokmuş gibi davranır. Duvar ören kişi ilişkide yorulmuştur, problem çözme yeteneğine ve çözüme inanmadığından susarsa, problemi yoktan sayarsa sanki bu çatışma çözülecekmiş diye düşünür.

 Eşiniz geldi, sorununu anlattığında ‘Öf, yine aynı şey!’ deyip dinlemeyi mi kesiyorsunuz?

  • Dinliyormuş gibi yapıp sonra geçiştiriyor musunuz?
  • Ya da dalga geçiyor musunuz?

 Özellikle erkekler de duvar ören taraftadır. John Gottman’nın içinde olduğu bir grup araştırmacı bu duruma sebep olarak erkeklerdeki kalp ve damar sisteminin kadınlara göre strese daha duyarlı olmasına bağlıyor.

Yukarıdaki dört önemli noktayı siz ya da eşiniz yapıyorsa ilişkinizdeki problemler zaten derinleşmiştir ve büyük bir olasılıkla boşanma ile sonuçlanabilir.

 

Sosyal Medya’da Hayat Kime Güzel: Hayat sana mı güzel ona mı?

Oh hayat sana güzel! Bu cümle genelde sanki hayatın sillesini yemiş, sizden daha kötü durumda olan biri tarafından söylenmiş gibi geliyor kulağa ama biliyoruz ki gerçek hayatta maddi manevi sizinle aynı durumda olan kişi bile bunu söyleyebiliyor. Oysaki ona bu cümleyi dedirten kendisinin hayatı için atması gereken adımı atmaması da olabilir. İlginçtir ki bu cümleyi artık sosyal medyadaki her fotoğrafın altında görebiliyoruz. Peki facebookta hayat size mi o fotoğrafı paylaşana mı güzel?

ABD’de yapılan ve 400’den fazla farklı bölümlerde okuyan üniversite öğrencilerinin katıldığı bir çalışmada öğrencilere ne kadar süre ve ne sıklıkta Facebook kullandıkları soruluyor. Buna ek olarak facebooktaki arkadaş sayısı ve arkadaşları ile görüşmelerine dair sorular da yöneltiliyor. En son bölümde de onlara 3 cümleye sunulup katılımcılardan bu cümleleri kesinlikle katılıyorum ya da hiç katılmıyorum arasında değerlendirme yapmaları istenmiş:

  • Herkesin benden daha güzel hayatı var
  • Diğer insanlar benden daha mutlu
  • Hayat adildir

Çalışmanın sonuçlarına bakalım:

Kişiler ne kadar uzun süre Facebook kullanıyorlarsa o kadar çok da ‘diğer insanların kendilerinden daha mutlu olduğu’na inanıyorlar ve yine bu insanlar ‘hayatın daha az adil olduğunu’ düşünüyorlar.

Facebookta arkadaş sayısı çok olan ama o arkadaşları çok da tanımayan kişiler de diğer insanların kendilerinden çok daha mutlu olduğuna inanıyor.

 

Yani insanlar Facebook’ta paylaşılan o mutlu anların paylaşımından kişilerin hayatlarında her zaman mutlu olduğu illüzyonuna kapılıyorlar. İnsanları tanıdıkça ekleyen Facebook kullanıcıları ise kendilerini diğer insanlar kadar mutlu görüyor ve hayatın adil olduğunu düşünüyor.

 

Peki neden böyle? Tekabül önyargısı diyebileceğim ya da İngilizce correspondence bias dediğimiz peşim hükümden kaynaklanıyor. Facebookta çok sevdiğiniz bir anı paylaşırken insanlar sizin o anda mutlu olduğundan çok genelde mutlu bir insan olduğunuzu düşünür. Yani durumdan sizin hayatına dair genelleme yaparlar. Oysaki bir insanın doğum günü fotoğrafında mutlu olması genel olarak hayatında hep mutlu olduğuna anlamına gelmez aynı şekilde bir yakınını kaybettiği için yas evresinde olan ve depresif yazılar paylaşan kişi de hayatı boyunca hep mutsuz olacağı anlamına gelmez.

Facebookta insanların sizden daha çok mutlu olduğunu düşünüyorsanız, sosyal hayatınızda insanlarla etkileşiminizin güçsüzleştiğini ya da hayatınızdaki güzelliklerin farkında olmadığınızı söyleyebilirim.

Bitirirken kendi akıl ve ruh sağlığınız için, başkalarının sanal albümlerinde takipçi rolüne düşmeyi dengeleyin ve kendi albümlerinizde yer alabilecek mutlu anları oluşturup hayatınızdakli güzelliklerin ve yeterliliklerinizin takipçisi olmaya bakın.

Kaynak:

Chou, H. T. G., & Edge, N. (2012). “They are happier and having better lives than I am”: the impact of using Facebook on perceptions of others’ lives. Cyberpsychology, Behavior, and Social Networking, 15(2), 117-121.

 

 

Ay’dan El Sallayan Türk Bilim Kadınları

Sosyal medyadaki bazı kadınların aşırıya kaçmış annelik ve eş rolleri ile paylaşımlarından ve 8 Mart Kadınlar Günü’nden de yola çıkarak kadınlara kendilerinin kapasitelerinin çok daha fazla olduğunu, sahip oldukları başka noktaları da olduğunu hatırlatmak ve genç kızlarımızı bilime yönlendirmek amaçlı bu videoyu hazırladım.

Türkiye’de artan kadına şiddet olayları, erkeklerin domine ettiği iş hayatı ve dünyanın her yerinde kadınların hâlâ hak ettikleri yerde olmamasından dolayı ben de 8 Mart Kadınlar Günü’nde kadınlara aslında var olan kapisetelerini hatırlatmak için zekasıyla, azmiyle, çalışkanlılığıyla ve kararlılığıyla bilim dünyasının önde gelen Türk kadınlarını anlatmak, tanıtmak, hatırlatmak isterim.

Örneğin, 1969 yılında insanlık ilk defa Ay’a ayak bastığında arkasında imzası olan bir Türk kadınından bahsedelim. Değerli Dilhan Ezer Eryurt adlı hocamız  Kendisi Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Yüksek Matematik ve Astronomi Bölümünü bitirir. Daha ilkokulda iken babası “Kızım, oku, kendini yetiştir ve memleketin için bir şeyler yap” der. ABD’de yüksek lisans yapıp kısa süreli Ankara’ya gelir doktorası tamamlar ve daha sonra tekrar kazandığı burslarla ABD’ye gider. 1969 yılında, Ay’a ilk iniş için yaptığı başarılı katkılar nedeniyle “NASA Apollo Başarı Ödülü”nü almış, 1970li yıllarında ABD Goddard Uzay Araştırma Enstitüsünde araştırmacı olarak çalışmalarda bulunmuştur. Bu sırada  Enstitüde çalışan tek kadın astronom olmuştur (bakınız kaynak 1,2). Babasının hayalini geliştirip bu başarılı kariyerini Ankara ODTÜ’de Astrofizik Anabilim Dalını kurarak devam ettirir. Emekli olduktan sonra da Erzurum’da anaokulu, 100 öğrenci kapasiteli bir kız yurdu yaptırılması şartıyla eşiyle beraber bütün servetini Erzurum Milli Eğitim Müdürlüğüne bağışlar(bakınız kaynak 1,2)..

 

Bir diğeri Nüzhet Gökdoğan,Türkiye’nin ilk kadın gökbilimcisi ve ilk kadın dekanı unvanın taşır. Kendisi  liseyi bitirdikten  sonra, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bursuyla matematik ve fizik dalında  astronomi branşı üzerine Paris ve Lyon’da okumuş. Kendisi daha sonra Türkiye’ye gelip 10 TL’nin de üstünde portresi olan Prof. Dr. Cahit Arf’in ve diğer matematikçilerle birlikte Türk Matematik Derneği’ni kurmuştur.

Son zamanlara gelelim…Asuman Özdağlar kendisi Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden optimizasyon teorisi ve algoritmaları, oyun teorisi alanında çalışmaları olan bir profesördür. 2018’den Ocak ayından beri dünyanın en prestijli üniversitesi olan MIT’de Elektrik Elektronik ve Bilgisayar bilimleri bölümü başkanlığını yapıyor.

Daha da genç kuşağa gelirsek, canımız Canan Dağdeviren’den bahsetmeden olmaz. Hacettepe’de lisans, Sabancı Üniversitesi’nde ise yüksek lisansını tamamlayan ve 2015 yılında Harvard Üniversitesi Genç Akademi üyeliğine seçilen ilk Türk olan Canan Dağdeviren, giyilebilir kalp pili ve cilt kanserini teşhis eden cihaz ve saç teli inceliğindeki beyin iğnesi geliştirdi.

Bu kısa videoya adını ve çalışmalarını sığdıramadığım binlerce Türk bilim kadını var. Ben de bir  bilim kadını olarak bilime, insanlığa katkısı olan çalışmalar yaparak  bu listede yer almayı çok çok isterim. Eminim ki çok zor şartlar altında okuyup bilimsel çalışma yapma, yükselme hayalleri kuran yüzlerce, binlerce kız çocukları ve kadınlarımız var. Bitirirken, Sevgili kız çocukları, sevgili kadınlar, etrafınızdaki insanlar size roller biçip sizi belli bir çerçeveye yerleştirmeye çalışabilir. Kendinizi keşfedin, bilgiyle donatin, haklarınızla ve yapacağınız seçimlerinizin farkında olup, sizlere roller biçen insanlara karşı durun.

Kaynaklar:

1: http://dergipark.gov.tr/download/article-file/223544

2: http://fizikciler.info.tr/index.php/13-fizikciler/79-dilhan-eryurt

Doğum sonrası annelerin beyninde neler oluyor?

Hamilelik sonrası kadınlarda fiziksel ve psikolojik değişimleri hepimiz gözlemliyoruz. Peki, beyinde ne tür değişikler oluyor? Bu soruya cevabı 2010 yılında, Yale Üniversitesi, Cornell Üniversitesi ve Michigan Üniversitesi’ndeki bilim insanlarının oluşan ve Pilyoung Kim önderliğinde yapılan çalışmadan cevap bulalım.

Araştırmacı Dr. Kim, bu çalışmayı hastanede doğum yapan19 sağlıklı  anne üzerinde yapıyor. Doğumlarından 2 ila 4 hafta sonra annelerin evlerine de ziyarette bulunup olası ebeveynlik ve bebek üzerine düşünceleri alınıyor ve anneler MR aletine girip beyinlerinden görüntüler alınıyor. Beyindeki değişimleri zamanla görmek için de tekrardan doğumdan 3 ila 4 ay sonraya denk gelecek şekilde aynı anneler MR aletine tekrardan giriyor ve ikinci MR görüntüleri alınıyor. Böylelikle, araştırmacılar ortalama 80 gün içinde annelerin beyinlerinde nasıl bir değişim olduklarını gözlemleme şansı elde ediyorlar. Bunun için de beyindeki gri cevherdeki değişimi analiz ediyorlar.

Annelerin beynindeki gri cevherde büyüme

Ön bilgi: Gri cevher, beyinde sinir hücrelerinin olduğu miyelinsiz olduğundan gri renkte olduğu düşünülen bölgedir.

Sonuçlara göre doğum sonrası annelerin beyninde, prefrontal kortex, hipotalamus, amigdala ve substantia nigra adlı bölgelerde gri cevherin hacminde genişleme olmuş. Bu bölgelerdeki gri cevherdeki büyümeler, annelerin bebek olan iletişimi ve annelik motivasyonu açısından önemli. Bu büyümeler aslında beynin esnek yapısını tekrar göstermiş oluyor. Annelik de aşırı derecede stresli ve daha önceki deneyimlere de benzemediğinden de anneliğe adaptasyon açısından beynin esneklik göstermesi çok önemli.

Bebeklerini özel gören annelerdeki değişim daha fazla

Bu alanlardaki büyüme annelerin çocukları ile olan olumlu düşünceleriyle de ilişkili. Örneğin, bebeği ile ilgili ve ebeveynlik hissiyatını pozitif aktaran annelerin gri cevherlerinde büyüme arasında pozitif bir korelasyon gözlemlenmiş.

Beynin bu bölgelerinde neler oluyor?

Prefrontal korteksteki değişimler kadınların annelik sürecine adapte olmasını kolaylaştırıyor. Böylece anne bebeği ile daha iyi etkileşimde bulunuyor.

Substantia nigra adlı bölge dopamenerjik sinir hücrelerinin olduğu bir bölge olarak bilinir. Ödül mekanizması ile ilişkilendirilen bu bölgenin başka çalışmalarda da annelerin çocuklarının görünce aktif olduğunu biliyoruz.

Şüphesiz ki annenin hormonlarındaki değişiklikler de bu beyin bölgelerindeki değişimin tetiklemiş olabilir. Örneğin, araştırmacılara göre östrojen, oksitosin ve prolactin gibi hormonlar anne ile bebek arasındaki iletişimde annelik davranışlarını etkiliyor. Hamilelik ve doğum sonrasında bu hormonlarda değişim olduğundan yapısal değişikler hormonal değişimlere de bağlanabilir.

Önemli Nokta: Beyindeki bu büyüme neden-sonuç ilişkisi olarak algılanmamalı. Yani daha iyi annelerin, daha büyük gri cevheri olacak anlamına asla gelmez. Örneğin, beyin cevherinde görülen bu büyüme hamilelik dönemindeki yaşanmış stres seviyesine de bağlı olabilir. Veya öngörülemeyen ve bu araştırmada analizi yapılmamış başka bir değikene de bağlı olabilir.

Kaynak: Kim, P., Leckman, J. F., Mayes, L. C., Feldman, R., Wang, X., & Swain, J. E. (2010). The plasticity of human maternal brain: longitudinal changes in brain anatomy during the early postpartum period. Behavioral neuroscience, 124(5), 695.

Kullanılan görsel bağlantısı: http://www.nedirbilgiler.com/discussion/28/hipotalamus-nedir-hipotalamus-gorevleri-ve-yapisi ve http://biyolojiterimleri.com/?madde=Gri-madde

Kimin Neresine Bakıyorsunuz?

Yolda tanımadığınız bir kişi gördüğünüzde önce neresine bakarsınız? Uzmanlar bir kişiye baktığınızda 5 potansiyel bölge olduğunu söylüyor. Bu bölgeler baş, göğüs, bel, kalça, bacaklar, ayaklar. Peki birine bakıp bu kişi ile arkadaşlık yapar mısınız ya da bu kişi sizin sevgiliniz olabilir diye sorsam neresine bakarsınız?

Şimdi tam da bu soruya cevap bulacağımız bir çalışmadan bahsedeyim. Çalışma ABD’de Kansas Üniversitesi’nde 105 öğrenci üzerinde yapılmış. Öğrencilere kendi yaş aralığında, nötr yani bir duygu içermeyen ve normal duruşu olan 20 farklı kişinin fotoğrafları gösterilmiş. Deneyin bir bölümünde kullanılan 10 fotoğrafta her kişiyi olası arkadaş olarak düşünmeleri istenirken diğer ikinci bölümdeki 10 fotoğrafta her kişiyi olası sevgili olarak düşünmeleri istenmiş. Bu yönergelerden sonra çeşitli sorular da sorulmuş ve bu arada onlar düşünürken göz hareketleri kaydedilmiş. Sorulardan bazıları ‘bu kişiyle arkadaşlık etmek ister misiniz’, ‘bu kişinin sizin en iyi arkadaşınız olma olasılığını nedir? Gibi sorular yöneltilip yüksek olasılık ile hiç olası değil ölçeğinde değer biçmeler cevap vermeleri istenmiş. Diğer bölümdeki olası partner için de ‘bu kişiyi ne ölçüde çekici buluyorsunuz?, ‘bu kişiyle romantik bir ilişkinizin olasılığı hakkında ne düşünürsünüz’ gibi sorulara değer biçmeleri istenmiş.

Alıcı gözüyle baktığınız olası arkadaşa ve sevgiliye bakmak arasındaki fark?

Katılımcılar olası sevgili adayları için başına ve göğüs bölümüne bakarken, arkadaş adaylarında ise bacak ve ayaklarına daha çok bakmışlar.

Sebepleri ne olabilir?

Başa bakmak daha çok kişinin çekiciliğini ve kaslarını inceleme amaçlı olabilir. Çünkü özellikle simetrik yüzlerin daha çekici olunduğu göz önüne alındığında kişinin yüzüne, gözüne bakmak çok da normal ve bu amaca teşkil eder.

Özellikle kadın katılımcılar erkeklerin baş kısmına daha çok odaklanmış erkeklere göre. Bu da yine erkeklerde kemiksi ve kas yapısını inceleme amaçlı olmasına bağlanabilir bir yerde.

Bu çalışmada ve önceki çalışmalarda bulunan bir sonuç ise hem kadının hem erkeğin olası sevgili bulmada göğüs bölümüne bakmış.  Biraz düşününce bu bölümlerin insanların vücudu hakkında bilgi veren bölümü olduğu düşünülebilir. Kadınlar erkekleri omuz genişliği, kaslarını görmek isterken erkekler ise üreme içgüdüsüyle doğurganlık sinyalini aldıkları bölge olarak göğüs bölümüne daha uzun süre bakmışlar. Erkeklerin kadınlara göre daha farklı baktıkları bölüm ise karın- kalça bölümü. Bu da kadınların çekiciliğini ölçme amaçlı yorumlanabilir.

Arkadaşın ayağına bakma sonucu ise kişilerin seçiminden onların karakterleri hakkında bir fikir edinme amaçlı olabilir.

Sonuç olarak ilişkinin türüne göre kimde hangi bölüme bakacağınız tamamen değişebiliyor.

 

Kaynak: Gillath, O., Bahns, A. J., Burghart, H. A. (2017). Eye movements when looking at potential friends and romantic partners. Archives of Sexual Behavior. Advance online publication. http://dx.doi.org/10.1007/s10508-017-1022-5

 

Erkekler Topuklu Ayakkabı Giyinen Kadınları Neden Beğenir?

Günümüzde kadınların olmazsa olmaz moda öğesinden biri şüphesiz ki topuklu ayakkabılar. Topuklu ayakkabılar en rahatını bulsanız da rahat değiller ve ortopedik olarak da çeşitli rahatsızlıklara sebep oluyor. Kadınların bu ayakkabıları tercih etmesi eminiz popüler dergilerin, filmlerin ve reklamların onları daha çekici, seksi göstermelerine de bağlanmış olabilir. Bu mesajlarda da genelde kadına yüksek topuklar sizi erkekler için daha çekici hale getirir mesajı veriyor.  Bugünkü videoda erkeklerin ve kadınların yüksek topuklu kadınları algılamasıyla ilgili deneylerden bahsedeceğim. 2014 yılında Fransa’da genç kadınların düz ayakkabı, 5 cm ve 9 cm’lik ayakkabılar giyiyor ve bu kadınların baş rolünde olduğu 4 deney yapılıyor.

Erkekler yüksek topuklu kadın anketörün anketine daha çok katılım gösteriyor

İlk deneyde bu genç kadın sokakta 90 erkeğe yaklaşıp cinsiyet eşitliği ile ilgili ankete katılmalarını istiyor. Kadının düz ayakkabı giydiği koşulda erkeklerin %47si ankete katılmayı isterken, 9 cmlik yüksek topukta %83ü ankete katılmak istiyor. Bir başka veri ise düz de giyse 5 cmlik de giyse aynı oranda ankete katılım olmuş.

Kadınlar düz taban ayakkabılı kadın anketörün anketine daha çok katılım gösteriyor

İkinci deneyde, etek ve ceket takım giyinen ve beyaz bluz giyinen 4 kadının her biri 45 kadına ve 45 erkeğe yaklaşıp yeme alışkanlığı ile ilgili bir ankete katılmalarını istiyor. Kadınlar her 15 dakikada bir ayakkabılarını değiştiriyorlar. Çıkan sonuçlara göre erkekler yüksek topuklu kadın anketörün anketine katılmayı kabul ederken, düz taban ayakkabılı anketörlerin anketi daha az kabul ediyorlar. Kadınların çoğu ise düz ve orta yükseklikteki kadın anketörlerün anketini kabul etmiş. Genel olarak erkeklerin yüksek topuklu kadınların anketine katılma oranı %82lerde iken kadınların %30larda.

Üçüncü deneyde ise bu genç kadınlar yürürken eldivenini düşürüyor ve kadın veya erkek hangi oranda eldivenleri geri getirdikleri ölçülüyor. Bu deneyde sokakta rastgele 360 kişinin yardım etme oranları inceleniyor.  Sokaktaki erkekler topuklu yüksek kadına  sokaktaki kadınlara oranla daha çok yardım etmiş. Hele ki eldivenini düşüren kadın yüksek topuklu ise ayakkabılı kadına düz tabanlı ayakkabı giyen kadına oranla çok daha yardımcı olmuşlar. Kadınlar ise erkeklere göre daha az yardım etseler de yardımlarını da en çok yüksek topuklu kadınlara etmişler.

Kadınlar Topuklu Ayakkabılarla Otursa Bile Daha Çekici

Son ve dördünce deneyde ise genç kadın bir bara gidiyor ve başka bir adam da ona merhaba diyecek ilk karşı cinsin varış süresini hesaplıyor. Biri bu kadına yaklaştığında ise kadın arkadaşımı bekliyorum diyor ve hemen o arada başka bir kadın kadının yanına gidip ‘aa kusura bakma geç kaldım’ diyor ve erkek uzaklaşıyor. Deney sonucuna göre düz tabanlı kadına erkeklerin yaklaşması 14 dakika sürerken, yüksek topuklu kadına yaklaşmaları ise 7 dakika sürmüş.

Bu sonuçlarla erkeklerin yüksek topuklu kadınları çekici bulduklarını görüyoruz. Peki neden ama?

  • Kadınlar topuklu ayakkabı giyince kadınların duruşları değişiyor. Böylece kadınların bel kıvrımı derinleşiyor, kalçaları daha dik duruyor ve göğüs de daha dışa doğru dik duruyor. Bu da bir kadını erkekler için çekici hale getiriyor.
  • Yüksek topuk giyen kadınların adım atmaları da zorlaştığından ve çok da rahat etmemelerine rağmen kadınların yürüyüş şekillerinin değişmesi erkeklere daha kadinsi geliyor ve onlari dişi bulmalari da etkiliyor.
  • Bunun en önemli sebeplerinden biri de medya. Filmlerde özenli, çekici ve güçlü kadın algısı yüksek topuklarla özdeşleştiriliyor. Haliyle kadınlar objeleştiriliyor.

Topuklu ayakkabılar öyle geçici rahatsızlık veren bir şey değil. Bu ayakkabılarla kadınların bacak, ayak, düz ve bel bölgelerinde ağrı olur. Ve hatta tırnaklarda, aşil tendonlarda bozulmalara sebep oluyor.

Bir kadini guzellestiren en onemli seyler aslinda topuklu ayakkabilarin yaninda zekasi ve ozguveni.

 

Kaynak:

Gueguen, N. “High Heels Increase Women’s Attractiveness,” Archives of Sexual Behavior (2015) 44:2227.

Kırık Telefonla İlk Randevuya Gitmek

İlk kez görüşmeye gittiğinizde karşı tarafı ne etkiler? Gelişen teknolojilerle kültürlerin şekillenmesine dair bir anket sonuçları ile bu soruya cevap bulalım.

  • Singles in America adlı websitesinin 5500 kişi üzerinde yaptığı araştırmaya göre kadınların yüzde 86’sı telefonunun ekranı kırık erkek hakkında kötü yargılama yapıyor.
  • Android telefonu olanla İphone’u olanlar da birbirleri için kötü düşünebiliyor. İphone sahibi olanların yüzde 21’i android telefon kullananlar için olumsuz düşünüyor.

İlk kez görüşmeye çıktığınız kişi ile aşağıdaki 3 hareketi yapınca pek hoşlarına gitmiyor, dolayısıyla ilk görüşmenizde aşağıdakileri yapmamakta yarar var diyebiliriz:

  • Telefonuna gelen çağrıya cevap vermesin
  • Başka birine mesaj atmasın
  • Telefonunu masada ekranı görünecek şekilde konulmasın

Yani mümkünse telefonunuzu sessize alın ve hiç masanın üstüne bile koymayın.

Sosyal medyada özeli olmayanlar ‘out’

  • Sosyal medyayı çok fazla kullanan aktivite paylaşan ve çok fazla şikayet eden insanları da biraz itici buluyorlar.
  • Çalışmaya katılanların hemen hepsi aynı TV programlarını izlemekten çok hoşlanıyor. Belki bunları konuşmak da ilk görüşme için uygun olabilir.
  • Son ilginç bir veri de gönderdiğiniz içerikler kadar paylaştığınız fotoğrafların kalitesi de karşı tarafı etkileyebiliyor.

Bu ankete katılanların çoğu ilk görüşme için öneriler almayı hiç sevmiyor.

Kaynak:

http://www.singlesinamerica.com/2017/#technicallydating

 

 

Facebook’taki Politik Paylaşımlarınız Çöpe Mi Gidiyor?

Sosyal medyadaki  paylaşımların siyasi gerilim olduğunda, seçim olduğunda, önemli bir olay olduğunda artığını biliyoruz. Son dönemlerde globalleşen dünyanın daha çok kutuplaşması sosyal medyaya da yansıyor. Bir grup kendisine yakın gördüğü partinin fikrini savunurken, diğer grup sırf o gruba ait olmadığı için o fikre sonuna kadar karşı çıkıyor.

Sürekli paylaşılan ve bazı öncülerin paylaştıklarının beğenilip tekrar paylaşıma konulduğu bu ortamda karşı görüşte olduğunuz insanları etkileyebilir misiniz? Yani başka bir deyişle sosyal medyada paylaştığınız siyasi ve toplumsal paylaşımlar diğer kutuptaki grup tarafından duyuluyor mu?

 

Wired sitesinin haberine göre, Sosyal Medya Pazarlama şirketi olan Rantic adlı şirket, Facebook’ta paylaşılan politik paylaşımlar ve bunların gruplarca nasıl algılandığına bakmışlar. ABD’de 10 bin Facebook kullanıcısı üzerine yapılan bu çalışmada, politik paylaşımların diğer insanların fikirlerini değiştirmiyor. Kendilerini Bağımsız, Cumhuriyetçi ve Demokrat olarak tanımlayan kişilerin katıldığı çalışmada grupların en az yüzde 85 en çok da yüzde 94’ü bu paylaşımlar hiçbir zaman fikrimi değiştiremiyor diyor.  Hatta ilginçtir ki değiştirmediği gibi insanları sinirlendiriyor. Bu gruplara ait olan kişilerin en az yüzde 9’u siyasi paylaşım yapanları arkadaşlıktan çıkarmaya kadar gidebiliyor. Çalışmaya katılan kişiler, Facebook’un siyasi paylaşım yapma yeri olmadığını söylüyor.

Bu bulguları destekleyen son bir çalışma da New York  Üniversitesi’nden geliyor. William Brady ve diğer bilim insanları tarafından yürütülen bu çalışmada bireysel silahlanma ve küresel ısınma gibi tartışmalı konularda yarım milyon tweet inceleniyor.  Sonuçlar göstermiş ki bu konularda atılan tweetler aynı düşüncede olan insanlar tarafından retweet edilmiş . Yani sizinle aynı düşüncede olan aynı gruptan insanlarla bir balonda bu düşünceler dolanıyor ve karşı trafa ulaşmıyor. Karşı taraf da kendi düşüncelerinden bir balon yaratıp diğer gruba zıt düşünceleri kendi grubunda tekrarlayıp döndürüyor. Dolayısıyla, bir düşünce diğer grubun kulağına gitmiyor diyebiliriz.

Sol taraftaki mavi bölüm liberallerin kullanıcıların twitleri; sağ taraf ise muhafazakar kullanıcıların attığı twitleri gösteriyor. [Retrieved from the article by Brady, Wills, Jost, Tucker & Van Bavel (2017)]
Sosyal medya bir paylaşımın çok beğeni alıp paylaşılması bir çok kişide azılı çoğunluk böyle düşünüyor gibi bir illüzyon yaratsa da çoğu zaman gerçeği yansıtmıyor.  Çünkü genelde insanlar kendisiyle aynı düşüncede olan insanları takip ediyor ya da arkadaş olarak etkiliyor. Dolayısıyla sosyal medyanın gazına gelmemek lazım.

Kaynaklar:

Brady, W. J., Wills, J. A., Jost, J. T., Tucker, J. A., & Van Bavel, J. J. (2017). Emotion shapes the diffusion of moralized content in social networks. Proceedings of the National Academy of Sciences, 114(28), 7313-µ-7318.

Not: Diğer bir kaynak da hyperlinkte eklenmiştir.

 

 

Sigara Paketlerindeki Resimlerin Etkisi Neredeyse Yok

Korku kullanılarak tüketiciler bazen daha çok ürün alımına giderken; bazen de üründen kaçınmaları hedefleniyor. Genel olarak insanlar kendi yararlarına olan ürünleri tercih etmek isterken bazen kendilerine yararı olmayan ve hatta zararı olan seçimler de yapıyor. Örneğin sigara içmek, şeker oranı yüksek gıdaları tüketmek gibi. Ancak, korku iyi bir etki oluşturmak isterken ters teptiği şeyler de oluyor. Mesala sigara tüketimini azaltmak ve bıraktırmak için birçok ülkede sigara paketlerinin üstüne eklenen mesajlar ve resimler. Peki bu mesajlara sigara tuketenler nasil tepki veriyor?

  • Bazısı ilk zamanlarda mesajı görüp bırakmayı düşünüyor ama bu zamanla etkisini kaybediyor.
  • Bazı kişiler zaten daha önceden denemiş oluyor ve özyeterliliği de düşük olduğundan bir daha o mesajları görmüyor.
  • Sigarayı bırakma mesajını görüp bunu da düşünüp bırakmayan insanda daha çok rahatsızlık olabilir. Bu da strese mahal verdiğinden kişi stresten içiyorsa daha çok içmeye itebilir.

Sigara tirkayikileri güçlü, ağır mesajlarla yüzleşmek istemiyor

  • Maastricht Universitesi’nde yapılan bir EEG çalışmasında deneklerin başına elektrodlar yerleştiriliyor ve onlara bazı mesajlar dinletiliyor. Bu mesajlar sigaranın tehlikelerini yüksek derece ya da düşük derecede olduğu mesajlar ve bu arada dikkat ölçümleri yapılıyor. Sigara karşıtı mesajlarının vurucu şekilde verildiği reklamlarda sigara içenlerin dikkatini çekmezken; sigara içmeyenlerin ise dikkatini çekiyor.  Yani sigara içenler ‘yine mi aynı şeyler’ deyip hiç dikkatini bile vermiyor.
  • Maastricht Üniversitesi’nde aynı grup tarafından yapılan başka bir çalışmada ise paketteki mesajların etkisine bakılıyor. Bu mesajlarda sigara içerek kaybedilecek şeyler(sigara içmek akciğer kanserine sebep olur) ile kazanılacak noktaları (sigarayı bırakırsanız daha çok para biriktirirsiniz) vurgulayan mesajlara bakılıyor. Çıkan sonuç sigarayı bırakmakla kazanılacakların vurgulandığı mesajlar sigara içenleri daha çok etkiliyor.
  • Bu çalışmadan gelen diğer bir sonuç da, sigara içenlere yakın zaman etkilerinin anlatılmasının uzun zamandaki etkilerinden daha etkili. Örneğin, sigara içmek kalp hastalıkları riskini artırır cümlesi uzun vadede olan bir etkiyi belirtirken; hamilelikte sigara içmek bebeğinize zarar verir,  sigara içmek bağımlık yapar, başlama mesajları daha yakın zaman ait mesajlar olduğundan daha etkilidir.

Bu konuya yıllarını vermiş Prof. Gerjo Kok ise bu kampanyaların etkili olması için bazı önemli noktaların gözden kaçtığına değiniyor. Onun değindiği noktalardan yola çıkarak bu kampanyayı yürüteceklere 3 öneri:

  • Sigara içenlerin içmelerine sebep olan etmenler bulunmalı. Çünkü bir insanın sigara içmeye devam etmesinin sebebi onun zararlarından haber olmaması değil; haberdar olup kontrol edemediği diğer faktörler.
  • Etkili metodlar ile sigara davranışların ölçümü yapılmalı. Reklamlarda genelde ideal bir model gösterilir. Örneğin sürekli gülümseyen, dişleri beyaz mutlu ve stressiz modeller. Modellemeler kişiler kendilerini onlarla özdeşleştirmediğinden ise başarılı olamıyor. Bu sebepten sigara bırakmayı düşünen modeller iyi bulunmalı. Örneğin, ünlü teknik direktör Johann Cruyff’ün oynadığı kampanya reklamı gibi.
  • Bulunan mesajın uygulanmasının teftişi de önemli. İyi bir eğitim programı yapıp da öğreten kişileri eğitmezseniz verim olmaz.

Sigara içiyorsanız yavaş yavaş azaltmanızı; içmeyenleri asla teşvik etmemenizi tavsiye ederek bu yazıyı bitiriyorum. Bu kampanyaların etkisinin azlığı biraz moral bozsa da kişinin iradesinin ve bulunduğu ortamının başarıya ulaşmada etkisi olduğunu belirtmek lazım.

Dr. Ceylan Özdem

Not: Kaynakçalar bağlantı olarak eklenmiştir ilgili cümlelerde.