Ya unutamasaydık: Hipertimezi

Küçük Emrah’ın ah ne yapsam kurtulabilsem, bir seni benim gibi unutabilsem diye şarkısında unutmak için yalvarmasını hatırlarsınız. Unutamamak Küçük Emrah’ın o dertli dertli söylediği şarkısındaki gibi zor bir durum mu? Tabi Küçük Emrah sonra unuttu ki piyasalarda neşeli şarkılarıyla ortaya çıktı. Peki ama anılarını hiç unutamayan, hafızası gerçek anlamda anormal anlamda olan hastalar ne yaşıyor ve beyinlerinde ne farklı? Bugünkü konumuz Hyperthymesia (Hipertimezi) hastaları.

Hyperthymesia, geçmişte olan olayların aşırı derecede iyi hatırlama sendromu. Bu konu 2006 yılında Neurocase dergisinde birkaç araştırmacının bahsettiği bir hasta (kaynak 1). Hani psikolog olduğumuzu söyleyince ‘hocam beni hakkımda sana bir tez çıkar’ diye tepki verenler var ya. İşte gerçekten yazılası bir hasta hikayesi ki araştırmacılar oturup bu AJ adlı kişiyi bu bilimsel dergide yazmışlar. AJ adındaki bu kişi geçmişe ait olayları bütün detaylarıyla ve doğru hatırlıyor. Daha sonra daha fazla kişide bu anormal hatırlama performansı daha gözlemlenmiş. Peki Hyperthymesia olanlar neyi, nasıl anormal hatırlıyorlar ve beyinleri nasıl?

1.Bu kişiler kendi hayatlarına dair olayları hatırlıyor ve bu anıları hatırlamak için hafıza teknikleri kullanmıyorlar. Ve hatta hafızayla ilgili test verilirse bizim gibi normal hafızası olan insanlarla benzer performans gösteriyorlar (kaynak 2).

  1. Bu insanların beynine gelince… 2012 yılında bizim gibi normal hafızaya sahip biriyle anormal otobiyografik hafızası olan birini karşılaştıran bir çalışma yapılıyor (kaynak 3). Bu çalışmada MR ile anatomik çekimler yapılıyor. Deneyde 11 anormal hafızalı insan ve yaş ve cinsiyeti benzer normal hafızası insanlarla karşılaştırılıyor. Sonuçlar anormal grup ile kontrol grubu arasındaki karşılaştırma sonucunda beynin bazı bölgelerindeki beyaz veya gri maddede oranında farklılıklar gözlemlemişler. Kafatasçı bakış açısı olmasın diye büyüklük vurgusu yerine bu bölgeleri ve özdeşleştiği işlevleri aşağıya ekliyorum.
  • Inferior parietal sulcus: bu bölge otobiyografik hafızaya yardımcı olan ve algısal olarak elementlere dikkatimizi verip bu elemntler/uyarıcılar arası bağ kurmamızı saglayan bölge.
  • The caudate and lentiform nucleus: bu bölge yetenek ve alışkanlıkların hafızası olarak değerlendiriliyor bazı çalışmalarda.
  • Inferior and middle temporal gyri and temporal pole, the anterior insula, and the para-hippocampal gyrus: Bu bolgelerın otobiyografik hafızaya katkıda bulundağını düşünebiliriz.
  • Uncinate fascicle: prefrontal bölgeden temporal bölgeye bilginin taşınmasını sağlayan bir nevi bağlantıyı kuran bölge.
  1. Peki hatırlama esnasında ne oluyor diye bu anormal hafıalı grup ile kontrol grubundan anıları hatırlanmaları istediğinden beyinlerinde ne oluyor diye fonksiyonel MR çekildiğinde (kaynak 4).
  • Otobiyografik anılarda, frontoparietal cortexte (the medial prefrontal cortex and TPJ) aktivasyon gözlemleniyor. Bu bölgedeki aktivasyonlar daha çok kişilerin kendileri ile alakalı bilgileri düşünmelerine yönelik bir aktivasyon da olabilir.
  • Semantik bilgi akışında, kontrollerle bir fark yok.
  • Obsesif eğilimleri olanların sol hippocampusunde kontrollere daha fazla aktivasyon gözlemleniyor.

Her şeyi hatırlamak anılarınız hep güzelse çok iyi ancak ama eğer kötü anılarınız varsa veya anılarınızdaki kişiler hayatınızda değilse çok acı. Hatta bu anormal hafızalı kişilerden bazılarından yüksek kaygı da gözlemlenebiliyor. Bu sebepten aslında unutabildiğimiz için şükretmemiz lazım belki. Yani Küçük Emrah’ın unutabilsem diye ağlaması, acıların çocuğu olduğun değil de bazı anılarda tutuklu kalmanın gerçekten acı olmasından kaynaklanıyor.

Kaynak 1: https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/13554790500473680

Kaynak 2: https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/22652113

Kaynak 3: https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S1074742712000706

Kaynak 4: https://www.pnas.org/content/115/30/7795

Her gün Adriana Lima ile uyansanız beyniniz nasıl tepki verirdi?

Bu konu başlığında Adriana Lima’yı kullandım herkesin aklında standart üstü güzelliği temsil ediyor diye. Konumuz, ilişkide güzellik ne kadar önemli oldugu. Mesela dünyanın en güzeli kadını ile ilişki yaşasanız ne olacak?

Fiziksel çekim tabi ki ilişkilerin başlaması ve ilerlemesinde ve hatta bitmesinde çok önemli bir yere sahip. Ancak ilişkiniz uzun süreli ilerliyorsa işler beyniniz için öyle ilerlemiyor. Neden? Çünkü beynimiz maalesef ki hem iyi hem de kötü bir özelliği olan bir özelliğinden kaynaklanıyor. Bu özelliğin adı habituasyon. Yani beynin aynı şeyi gördükten sonra artık gördüğü uyarıcıya karşım uyum sağlaması ve eskisi gibi tepki vermemesi.

Beynimiz bunu enerji muhafaza etmek için yapıyor. Diyor ki enerjimi benim için tehdit veya ödüllendirme ile alakalı uyarıcılarda onlar için kullanayım önemsiz bilgiyi boşuna işlemeyeyim (kaynak 1,2). Beynimiz prefrontal bölgesi sayesinde bir bilgi veya uyarıcı ile karşılaşınca hemen dikkatini veriyor. Daha sonra bu uyarıcılar/bilgiler tekrarlandıkça amgydala ve hippokampüs vereceği tepkiyle bir davranış sergiliyor.

Örneğin, Christopher Wright’ın makalesinde değindiği bir çalışmadan bahsedelim. Bir pozitron emisyon tomografisi deneyinde insanlara nötr park ve korku hissi yaratacak yılan resimleri gösterildiğinde amigdala ve hipokampüs bölgelerinde bu nötr ve korku hissi yaratacak uyarıcılara habituasyon yani alışma olduğu gözlemlenmiş.

İlişkilere dönersek düşünün ki fiziksel olarak çok çekim yaşadığınız biriyle çok güzel olduğu için yıldırım nikahı ile evlendiniz. İnanılmaz instagram fotoğrafları, Paris’ten fotoğraflar. Ah inanılmaz bir balayı. İlk zamanlar o güzellik sizin beyniniz için hala çok yeni olacak ama sonra zamanla beyniniz nasıl bazı uyarıcılara adapte oluyorsa zamanla bu güzelliğe de adapte olmaya başlayacak. Eğer bu ilişkide fiziksel çekim dışında bir uyum yoksa ve bir taraf koyvermişse ilişkide alarmlar çalmaya başlayacak. Örneğin, partneriniz Adriana Lima ya da Kıvanç Tatlıtuğ yakışıklılığında olsa eğer konuşacak bir konunuz yoksa, örneğin arkadaş veya aile ortamına koyduğunuzda sosyalleşecek sosyal zekası sizi etkilemiyorsa, kanepede TV izleyip sizin varlığınızı bile hissetmiyorsa, sosyallesmiyorsa, siz eve girdiğinizde kafasını kaldırıp bakmıyorsa elinizde nur topu gibi habite olmuş bir ilişki beyni var diyebiliriz.

Dolayısıyla eğer ilişkinizi besleyen en az bir uyum maddesi yoksa bu ilişki de bu fiziksel çekimle yürümeyeceği için bitmeye mahkum.

Peki ilişkilerde bu habituasyon aldatma sebebi mi? Tabi ki de değil. Bahsettiğim çalışmada beyin her ne kadar yılanı görmeye eskisi gibi tepki vermese de gerçek bir yılan gelse bu kişiler bağırıp kaçacaktır. Yani beynimiz o kadar da alışmıyor 😊 Ancak ilişkilerinde sadece fiziksel çekiciliğin bir ilişki için yeterli olacağını düşünenler için azıcık bir adaptasyon bile ‘heyecanımızı yitirdik’ diye ilişkiyi bitirme sebebi olabilir. Dolayısıyla ilişkinizi tek bir uyum üzerinden tanımlamanın riskli olduğunu düşünüp ilişkinizi hem duygusal hem de rasyonel olarak besleyin.

Kaynak 1: Sokolov EN.Perception and the Conditioned Reflex. Oxford: Pergamon Press; 1963.

Kaynak 2: Rolls ET.The Brain and Emotion. Oxford: Oxford University Press; 1999.

Kaynak 3: Wright, C. I., Fischer, H., Whalen, P. J., McInerney, S. C., Shin, L. M., & Rauch, S. L. (2001). Differential prefrontal cortex and amygdala habituation to repeatedly presented emotional stimuli. Neuroreport, 12(2), 379-383.

3 milyon Emoji analizinden ülkelere, kültürlere ve dillere dair ipucları

Duygularımızı kelime kullanmadan anlaşmamızı sağlayan araçlardan biri emojiler. Sosyal medyada sıkça kullanıyoruz. Peki ülkere ve cinsiyetlere göre nasıl değişiyor? Bu soruya cevabı ABD’deki University of Michigan’dan Wei Ai ve Çin’den Pekin Üniversitesi’nden Xuan Lu ve ekibinin ortaklaşa çalışmalarındaki 3 milyon emoji analiziyle bulalım (kaynak 1). Araştırmacılar, android telefon sahiplerinin Google Play’den indirebilecekleri Kika adlı bir uygulama geliştiriyorlar. 200’den fazla ülkeden veri toplansa da 10 ülkenin kullanıcılarına odaklanıyor. Bu ülkeler Türkiye, Fransa, Rusya, Meksika, Kolombiya, Brezilya, İspanya, Arjentin, Endonezya ve ABD. 3,8 milyondan fazla kullanıcıdan alınan 1 aylık emojileri inceliyorlar.

Araştırmacıların yaptığı analizlere göre:

1. En çok kullanılan emoji, gülerken ağlayan emojisi, bunu takip eden emoji kalp ve gozlerde kalp olan emoji.

2. Ilk 20deki en son sirada ise alkis, tebrikler var.

3. Turkiye ozeline bakarsak en cok gulerken aglayan emoji, ve diger gulmeli kombinasyonlar var. Ilk 10’daki emojilerinin 9.su ise kalp.

4. Bu listede ilginc olan Fransizlarin top 10 listesinin 7sini kalp emojileri olusturuyor. Kolombiya, Ispanya ve Meksika’da ise maymun emojisi cok kullaniliyor. Diğer ülkelerde bu emojiler hiç kullanılmıyor. Kanımca bunun bir sebebi İspanyolca’da bir şeylerin sevimli, eğlenceli olduğunu belirtmek için maymun kelimesinin kullanılması da olabilir. Gerçi biz de kuzum, eşek sıpası çok kullanılanbir kelime olsa bunları emojilerde kullanmamız ilginç bence.

EmojısfromtheWorld

Görsel/İmage: Bu görseldeki figür ve tablo makaleden alınmıştır/ The figure and table in the screenshot were obtained from the article (see kaynak 1).

Emojiler kültürler ile ilgili de çok bilgi veriyor. Örneğin dikey ve yatay sembollerin doğu, oriyantal kültürlerde kullanımı ile batı kültüründe kullanımı farklı. Çünkü Hintilerin gülme şekli ile Amerikalıların gülme şekli arasında da bariz fark var (kaynak 2).

Arastirmacilar daha sonra acaba kultur emojileri nasil yansitiyor diye dusunup Hofstede Culture Index’ine gore cesitli parametrelere bakiyorlar. Bu indeksteki guc mesafesi ve emojiler arasindaki iliskiye bakiyorlar. Guc mesafesi yuksek olan toplumlar, ulkelerde mutlak guc bellidir, ona tapilir ve halka, kurumlara esit sekilde dagilmamistir diye dusunebilirsiniz. Ornegin, Suudi Arabistan, Irak, Malezya, Meksika ve guc mesafesi dusuk ulkelerse Ispanya, Italya, Hollanda, Avustralya. Bu guc mesafesi yuksek toplumlarin emojileri guc mesafesi dusuk toplumlara gore daha negative ve genelde uzgun yuz paylasmislar. Yani, Suudi Arabistan, Irak, Meksika ve Malezyadaki insanlar Ispanya, Italya, Hollanda, Cek Cumhuriyeti gibi ulkelerdeki kullanicilardan daha uzgun durumlar yasiyor olabilir. Bireysel ve kolektif kulturel parametresine bakilinca da bireysel toplumlardan gelen insanlarin koleftif ulkelerin vatandaslarina gore pozitif emoji paylasmalari daha da olasi. Ornegin, Avustralya, Fransa, Cek Cumhuriyeti gibi bireysel toplumlardaki kullanicilar negative emojiler yerine pozitif emojileri Meksika, Irak, Peru, Kolombiya gibi daha kolektif ulkelere gore daha cok paylasiyorlar.

Sonuc olarak emojiler yazili dilin gorsel bir parcasi halini aldilar. Bu rollerinde kuskusuz ki bir kulturu aktarma rolunu de basariyla yerine getiriyorlar.

Kaynak 1: Lu, X., Ai, W., Liu, X., Li, Q., Wang, N., Huang, G., & Mei, Q. (2016, September). Learning from the ubiquitous language: an empirical analysis of emoji usage of smartphone users. In Proceedings of the 2016 ACM International Joint Conference on Pervasive and Ubiquitous Computing (pp. 770-780). ACM.

Kaynak 2: Park, J., Barash, V., Fink, C., & Cha, M. (2013, June). Emoticon style: Interpreting differences in emoticons across cultures. In Seventh International AAAI Conference on Weblogs and Social Media.

Mevsimlik İşçilerin Bilişsel Performansları

Bilişsel psikolog olarak algılama, problem çözme konularını okumayı seviyorum. Ara ara başka örneklerle de okuyucularıma ulaşmak istiyorum. Yoksullukla ilgili bir şeyler okurken mevsimlik işçilerle ilgili bu çalışmayı gördüm ve bunu da sizlerle paylaşmak istedim.

Harvard ve Princeton Üniversite’sinden araştırmacıların yaptığı bir çalışmada Hindistan’daki 54 köyden 464 çiftçisiyle yapılan bir çalışma ile devam edelim. Şekerpancarı yetiştiren bu işçilerle hasat zamanı ve öncesinde bir görüşme yapılıyor. Görüşmelerde kendilerine bilişsel ve zihinsel yeteneklerini ölçmek için çeşitli testler veriliyor. Bu testler Raven’s Matrices ve numerik Stroop testi. Bu testlerde bir şekil verilip eksik olan parçayı bulmayı ya da dikkatlerini dizilime vermeleri isteniyor. Örneğin, 5 5 5 sırasında 5 kaç kez dizilmiştir diye sorduğumuzda 3 sayısını söylemek zorlar beyni ve aklınıza 5 geldiğinden 3’ü söylemek daha bir çaba gerektirir. Araştırmacılar hasat zamanından önce ve sonra çiftçilerin zihinsel performanslarına bakmışlar. Araştırmalar ek olarak çiftçilere maddi sıkıntılarını da sormuşlar.

Peki sonuçlar neyi gösteriyor?

1.Çiftçiler hasat sezonundan önce bu işlemleri yapmadaki başarıları düşükken hasattan sonra bu işlem becerileri artıyor. Muhtemeler hasat öncesi, çiftçiler fiziksel olarak yorgunlar ve bu sezon iyi hasat verir mi diye düşünürlerken kaygı ve stress seviyeleri daha yüksek olabilir.

2.Çiftçilerin maddi sıkıntıları arttıkça zihinsel işlem becerisi de düşüyor. Bu araştırmacılar daha önceki yıllarda yaptıkları çalışmalarda yoksul çiftçilerden maddi sebeplerle yeteri kadar beslenemeyenlerin zihinsel becerileri de düşüyor. Dolayısıyla maddi sıkıntılar arttıkça artan strese ek olarak yeterli beslenememe de zihinsel beceriyi düşürüyor.

Tabi yoksulluk beraberinde uyku sorunları ve gelecek kaygısını da getiriyor. Dolayısıyla bu çoklu etmenlerle beraber kişilerin düşünme ve problem çözme yeteneğini de engelleyen ve performansı düşürüyor. Umarım bu çalışma sonuçları ülkemizin tarım bakanlığınca da incelenir ve çeşitli iştişarelerle ülkemize çifçilere de yardım politikaları da onların psikolojileri için de düzeltilir.

Kaynak:

Mani, A., Mullainathan, S., Shafir, E., & Zhao, J. (2013). Poverty impedes cognitive function. Science, 341(6149), 976-980.

Erkekler Neden Kadinlar Kadar Kolay Aglayamaz?

Erkekler, kadınlar kadar çok rahat ağlayamıyor veya daha az ağlıyor. Bunun sebeplerine dair temel fikirler ise şöyle (kaynak 1):

  1. Cinsiyetçi yaklaşım: kızlar ağlayabilir ama erkekler ağlamaz
  2. Duygusal maruz kaldığımız uyarıcılar ve durumlar farklı
  3. Erkek ve kadınların sorunlarla başa çıkma farklı
  4. Hormonların etkisi

Örneğin, kız ve erkek çocukları arasındaki ağlama arasındaki fark 2 yaş civarı azken 13 yaşına doğru daha bir belirgin hale geliyor (kaynak 2 ve 3). William Frey’e gözyaşı ile ilgili anlattığı kitapta ise 13’lere doğru belirgin hormonsal değişikliklere bağlıyor. Hatta kadınların 15-30 yaşları döneminde erkeklere göre daha çok ağlamasını stress altında prolactin ve adrenocorticotropic (ACTH) hormonunun stres altında daha çok salgılanmasına bağlıyor. Proclatin dediğimiz hormon kadın ve erkekte üretilse de kadınlar da daha çok mevcut. Kadınlarda regl dönemini; erkeklerde sperm üretmelerine yardımcı oluyor. Bu hormonla beraber annelerin doğumdan sonra vücutlarında süt üretiminde de önemli bir işlevi var. Dolayısıyla, kadınlarda bu hormonlara bağlı olarak daha çok ağlarlar diye düşünebiliriz. Ki hamilelikte ya da bazen regl döneminde bile kadınlar daha bir duygusal olabiliyor.

Ben biraz da bu konuda en son yapılan çalışmalara bakmaya karar verdim ve karşıma 2019 yılı makalesi çıktı (kaynak 4). Bu çalışma uluslararası bir çalışma ve çalışmaya katılan ülkeler ise şöyle: Avustralya, Hırvatistan, Hollanda, Tayland ve Birleşik Krallıklar. Çalışmaya 893 kişi katıldı ve katılanlara ne zaman, ne için, ne sıklıkta ne için ağladıklarını soruyorlar. Ek olarak ağlamaya bakış açılarını soruyorlar. Örneğin, ağlamak iyi midir, utandırıcı bir şey mi, rahatlatıcı bir eylem midir gibi sorular içeren bir test ile bunu ölçüyorlar. Sonuçlar ise şöyle:

  1. Kadınlar erkeklere göre daha çok ağlıyor. Ancak, ağladıktan sonra hissedilen duygulara gelince kadın ile erkek olmak arasında bir fark yok.
  2. Ağlama eylemine bakış açısı ağlama üzerinde önemli bir faktör. Örnegin, ağlamak bana iyi geliyor diye düşünenler daha çok ağlama eylemi içinde.
  3. İnsanlar ağladıklarında etraflarında yardım aldıklarında daha iyi hissedebilyor. Ancak kültürel farklılar da var. Örneğin, Birleşik Krallıklar’da birinin yanında ağlamak ayıp gibi görüldüğü için kişiler ağladıktan sonra kötü hissetse de Tayland’ta ağlamak daha kabul edilir olduğundan kişiler ağladıktan sonra daha iyi hissedebiliyor.

Sonuç olarak, ağlama bir yardım çağrısı olma işlevine sahip. Eğer ağladığınızda bir destek varsa ağladıktan sonra kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Başkalarının sizi yargılayacağını düşünüyorsanız ya da ağlamak ayıp ya da küçük düşürücü bir şey diye düşünorsanız, ağladıktan sonra kendinizi kötü hissediyorsunuz.

En nihai olarak aslında kesin olarak bilmesek de erkeklerin ağlamamasının sebebi hemen her topluma var olan erkekler ağlamaz ya da erkeklerin ağlanmasının kadınsı bulunmasıyla beraber erkekler ağlamalarını kontrol edebiliyor. Ben etrafımda çok kolay ağlayan erkek de asla gururundan insanların önünde ağlamam deyip kimsenin gözünün önünde ağlamayan kadın da biliyorum. Aslında bireysel ve toplumsal bakış açımızın biyolojimizin önüne nasıl geçtiğine güzel örneklerden biri ağlamak.

 

Kaynak 1: van Tilburg, M. A. L., Unterberg, M. L., and Vingerhoets, A. J. J. M. (2002). Crying during adolescence: the role of gender, menarche, and empathy. Br. J. Dev. Psychol. 20, 77–87. doi: 10.1348/026151002166334

Kaynak 2: Hastrup, J. L ., Kraemer, D . T ., Bornstein, R . F ., & Trezza, G . R . (2001). Crying frequency across the lifespan. In A . J. J. M . Vingerhoets & R . R . Cornelius (Eds.), Adult crying: A biopsychosocial approach(pp.55 –70). East Sussex, U K : B runner-R outledge

Kaynak 3: Frey , W. H . (1985).Crying: The mystery of tears. Minneapolis, M N : Winston Press

Kaynak 4: Sharman, L. S., Dingle, G., Baker, M., Fischer, A. H., Gracanin, A., Kardum, I., … & Vanman, E. (2019). The relationship of gender roles and beliefs to crying in an international

Lacivert rengini Turkler, Ruslar ve Ingilizler nasil algiliyor?

Bugün size lacivert renginin algılanması ile  İngiliz, Türk ve Rus katılımcılardan oluşan bir deneyden bahsetmek istiyorum. Bu deneyi yapan kişilerden biri benim Bilkent Üniversitesi’ndeyken istatik dersi aldığım ve o zamanki bölüm başkanımız olan Prof. Emre Özgen; diğeri de gelişim psikoslojisi dersi aldığım güzel Türkçesiyle bizi şaşırtan Dr. Oliver Wrigt.

Bildiğiniz üzere renk sürekli bir dalga boyudur. Sizin mavi dediğiniz rengin aslında kırmızı, yeşil ve mavi tonlarının (RGB) çeşitli ağırlıkta birleşimi var. Hatta photoshop programlarında bu renklerin kodu farklıdır. Doğada aslında renk yoktur ama ışığı yansıması vardır. Ama bizim gözlerimiz bunu sürekli değil de kategorik algılıyor.

Emre Özgen’in makalelerinde bahsettiği ülkelerin dillerinin kategorik renk algısına etkisini araştırıyor. 2013 yılında Emre Hoca’nın Bilkent Kütüphanesi’nde yaptığı sunumda bize Namibia’da yeşil, mavi, pembe renkleri için tek bir kelime kullandıklarını anlatmıştı. Bu kelime çi buru. Birçok dil 4 kategoriden oluşurken (siyah, beyaz, kırmızı, yellow), Türkçe’de 12 renk kategorisi var.

Dilin algıya etkisi ne?

Ingilizler için bir kategori mavi olarak olarak yer alırken, Ruslar ve Türkler için mavi rengi 2’ye ayrılıyor: bizde mavinin (B1 B2) açık tonuna ‘mavi’, koyu tonuna (B3 B4) da ‘lacivert’ diyoruz. Ruslar ise açık maviye goluboj; laciverte ise sinij  diyorlar. İngiltere, Moskova ve Ankara’dan katılımcılarla yapılan bir deneyde, katılımcılara mavinin tonlari ve lacivert renkler gosteriliyor. Onlardan bu renkleri ayirt etmeleri isteniyor. Bu arada verdikleri cevaplar ne kadar dogru ve ne hizda o renkleri ayirt edebildiler diye hesaplama yapiyorlar. Bu calismada Turkler laciverti koyu mavi yerine ayri bir kategori olarak isimlendirdikleri icin lacivert olarak adlandirdigimiz tonu cok hizli ve dogru farkedebiliyor. Ruslarin da hizi ve dogruluk seviyesi Turkler kadar iyi iken Ingilizlerin hizi en sonda yer aliyor. Ama eklemek de gerekiyor ki Ingilizlerin hizi dusunduklerinden daha hizli cikiyor. 

Sonuç olarak kelimeler, öğrendiğimiz ve konuştuğumuz diller de algımızı etkiliyor.  Bitirirken, aynı rengi dillerimiz sebebiyle farklı isimlendirebiliyoruz daha az ayırt edebiliyoruz ya da tepki verme süreçlerimiz farklı olabiliyor.

(Bonus: Prof. Emre Özgen’in TED konuşmasında belirttiği gibi insanlar aynı renkli elbiseye bile bakıp farklı algılayabiliyorlar. Bu konusmayi da izlemenizi oneririm)

 

Kaynak:

Davies, I., Wiggett, A., Franklin, A., Özgen, E., Pilling, M., & Wright, O. (2006). Categorical Effects on Visual Search for Colour: Evidence for Pre-attentive Influences on Categorical Perception. Manuscript submitted to Visual Cognition.
Özgen, E., & Davies, I. R. (1998). Turkish color terms: Tests of Berlin and Kay’s theory of color universals and linguistic relativity.

Düğün masrafları evliliklere nasıl yansıyacak?

Amerika’da ünlü bir mücevher markası olan De Beers, önce evliliğin sonsuza kadar sürmesini erkeklerin eşine mücevher etmelerine bağlıyor. 80’lerde ise 2 aylık maaşınız size bir ömür evliliklerde tek taş fikrini Amerikalıların beynine yerleştiriyor. Bu kampanyalar o kadar etkili olmuş 2.dünya savaşından önce söz yüzeklerinin %10’undan elmas varken 1900lü yılların sonuna 2000li yıllara girerken söz yüzüklerin %80’nde elmas vardı (kaynak 1).

Türkiye’de websitelerinden aldığım ortalama rakamlara göre 2019’da düğün yapmanın masrafı en az 30 bin ve tercihlerine, geleneklerinize göre bu rakam 100 bine kadar çıkabiliyor. Özellikle sosyal medyada fotoğraf paylaşılacak en önemli dönem bu dönem olarak görüldüğü için bazı insanlar bu dönemde ‘aman bir kere oluyor’ deyip lüksü abartabiliyor. Hatta kredi çekip bu dönemi daha da stresli hale getirebiliyorlar. Hele ki evlenen tek çocuksa, evin tek kızıysa, ya da evin tek oğluysa bu düğünlerin şaşası artıyor. Peki bu şaşalı düğünlerle boşanma arasında nasıl bir korelasyon var? Daha çok lüks düğünü yapanlar daha mı mutlu yoksa daha bir mutsuz oluyor?

2014 yılında, Atlanta’da Emory Üniversitesi’nde Ekonomi bölümündeki iki araştırmacının yaptıkları bir çalışmayla dügün harcamaları, tek taş fiyatları ile ve evliliklerdeki huzur arasındaki ilişkiye bakıyorlar (kaynak 2).  Bu çalışmada ilk kez evlenen 3100 çifte evlilikleri için harcadıkları ücretler ve evliliklerindeki mutsuzluk ve boşanma oranlarına bakmışlar. Çıkan sonuçlar şöyle:

  1. Yüzükleri 2 bin ila 4 bin dolar arasında olan kadınlarla yüzükleri 500 ila 2 bin dolar arası olan kadınları karşılaştırınca, yüzükleri için daha pahalı olan kadınların yüksek düğün masraflarına bağlı olarak evliliğinde huzurluk daha fazla.
  2. Evlilik masrafları 1000 dolar kişilerin evliklerine 5 ila 10 bin dolar harcayanlarla karşılaştırınca, düğün için az masraf yapanların stresi çok para harcayanlardan %85’ten daha az ekonomik stres yaşamış.

Bu sonuçlar bize ne anlatıyor?

  1. Az bütçeyle evlenenlerin evliliğinin daha uzun süreli olması dışarıdan gelecek tepkileri düşünmek yerine kendi yeterliliklerini bildiğini ve bu konuda da anlaşabildiklerini gösteriyor. Şöyle düşünün, bir taraf aşırı lüks isterken diğer taraf daha dengeli harcamayı isterken bu süreci atlatamayan kişiler daha bu ilişkilerini test edecek bir durumla karşı karşıyalar. Bu süreci kavga veya alınganlık yerine çoklu açılardan düşünüp kendileri için rasyonel kararı veren çiftlerin boşanma ihtimalleri daha düşük.
  2. Siz siz olun evliliğinize en büyük tehdit olan ekonomik stresle başlamayın. Ekonomik kaygılar kişileri hırçınlaştırır, detaylara ve hatalara odaklanmasına sebep olur. İlişkinin en güzel dönemlerini gezmek, kendinize iyi gelecek hobilere ayırmak yerine hiç tanımadığınız kişileri lüks şekilde eğlendirmek için harcamak ise mutsuz saatler olarak dönecektir.

Evlenme aşamasında düğün harcamaları konusundaki iletişim süreceniz de evliliniz hakkında ipucu verecektir. Bu süreci her şeyin en güzeli olsun diye veya düğün stresi ile saçmaladığımız süreç diye geçiştirmek yerine üzerine ciddi ciddi düşünün. Başkalarına gösteriş yapma niyetinde olan bir partneriniz varsa unutmayın bu ev eşyalarında, oturulacak bölgede, gidilecek tatillerde de aynı gösterişi bekleme olasılığına sahiptir. O sebepten ekonomik beklentileri ve harcama stillerinin eşleşmesi de evlilikteki huzuru etkileyen önemli bir faktördür diyebiliriz.

Kaynaklar:

1.Cawley, Laurence. 2014. “De Beers Myth: Do People Spend a Month’s Salary on a Diamond Engagement Ring?” BBC News Magazine, May 16. http://www.bbc.com/news/magazine-27371208 (accessed on October 17, 2014).

2.Francis, Andrew M. and Mialon, Hugo M., ‘A Diamond is Forever’ and Other Fairy Tales: The Relationship between Wedding Expenses and Marriage Duration (September 15, 2014). Available at SSRN: http://ssrn.com/abstract=2501480 or http://dx.doi.org/10.2139/ssrn.2501480

Toyota’nin Beyin Takımı Washington Anıtı’ndaki Sorunu Nasıl Çözdü?

Ünlü Japon araba markası Toyota’nın eski genel mudur yardimcisi Taiichi Ohno, Toyota’daki üretim sistemini Toyota Ruhu adlı kitabında başarı ve verimlerini anlatır. Burada bilimsel bir yöntem kullanarak her soruna 5 kez neden sorusu ile yaklaştığını ve o sorulara verdiği cevaplarla derinleştirir. Ohno’nun bu tekniğini araba terimlerini ile açıklamak yerine siz Washington’da Thomas Jefferson anıtındaki sorunun asıl kaynağının hiç umulmadık bir sebepten olmasını anlatacağım.

1989 yılında Washington’da günlerden bir gün Thomas Jefferson Anıtı’ndan yaklaşık 25 kilo bir parça düşer. Bu sorun park görevlilerini harekete geçirir. Çünkü bu anıtlar ve parklar için yaklaşık 1 milyar dolarlık bütçenin 3te 1’i bu parkların bakımı için harcanıyor. Bir araya gelen uzmanlar ve Professor Donald H. Messersmith ve University of Maryland’den 2 öğrenci bu soruna çözüm ararlar. Bunu çözüm ararken şu soruları ararlarken ‘5 neden’ taktiğini kullanırlar.

Adından da belli olduğu üzere, burada 5 kez neden sorusunu sormak lazım.

1.neden sorusu: bu binanın yapısı neden bozuluyor?

1.nedene cevap: çünkü binayı temizlemek için ağır kimyasal madde kullanıyoruz .

Hemen ardından 2.neden sorusu gelir: neden ağır kimyasal madde kullanıyoruz?

2.nedene cevap: çünkü çok fazla kuş dışkısını temizlemeliyiz

3.neden sorusu: neden çok kuş dışkısı var burada?

3.nedene cevap: burada çok fazla örümcek var ve bu örümcekleri kuşlar yiyor

4.neden sorusu: bu kadar çok örümceğin burada işi ne?

4.nedene cevap: örümceklerin çok yediği bir sinek türü anıttaki tozdan dolayı burada.

5.neden sorusu: Peki bu sinek istilası neden oluyor?

5.nedene cevap: Cünkü bu anıtın akşam ışıklandırılması bölgedeki sinekleri çiftleşmek amacıyla buraya çekiyor.

Kısacası, sinekler ışık sebebiyle anıt etrafında toplanıp çiftleşiyorlar. Örümcekler sineği yemek için oradalar. Kuşlar örümcekleri yemek için oradalar. Kuşların dışkıları yüzünden temizlik işçileri ağır kimyasal madde kullanıyorlar. Kimyasal madde de anıtta hasarlara sebep oluyor.

Yani binadaki şekilsel bozukların asıl sebebinin binanın ışıklandırması olduğunu bulmuşlar. Peki çözüm olarak ne yapmışlar dersiniz? Böcekler güneş batmasına yakın bir araya geldiklerinden, güneşin batımından 1 saat sonra binanın ışıklandırmasını başlatmışlar. Böyle sinekler çiftleşmek için başka bir yere istila etmişler. Böyle %85 oranında sinek istilası azalmış. Ancak 1995 yılında turistlerin fotoğraf çekemiyoruz isyanı üzerine maalesef bu aydınlatma sisteminde eski saate dönülmüş.

Sonuç olarak, sorunları çözümü için neden-sonuç ilişkisini analiz etmek şart. Örnegin, Japon araba markası Toyota’nın eski genel mudur yardimcisi Taiichi Ohno, Toyota’daki üretim sistemini Toyota Ruhu adlı kitabında başarı ve verimlerini anlatır. Burada bilimsel bir yöntem kullanarak her soruna 5 kez neden sorusu ile yaklaştığını ve o sorulara verdiği cevaplarla derinleştirir.Bu sebepten yönettiğiniz bir projede, akademik çalışmada ya da hayatınızdaki herhangi bir psikolojik karmaşada, sorunun kökenine inmek için en az 3 tane neden sorusu sorun kendinize. Verdiğiniz cevaplar etkili çözüm bulmanızı sağlacak. Ayrıca, etrafınızda da dikkat edin yargılamak yerine merakla sorduğunuz ‘neden’ sorusunu geçiştirenlerin sorunlarla yüzleşmek istemediğini ve bir şeylerden kaçındığını, bir şeyler için acele ettiklerini göreceksinizdir.

Kaynaklar:

  1. Card, A. J. (2017). The problem with ‘5 whys’. BMJ Qual Saf, 26(8), 671-677.
  2. https://www.chicagotribune.com/news/ct-xpm-1995-09-01-9509010003-story.html
  3. Messersmith, Donald H. 1993. Lincoln Memorial Lighting and midge study. Unpublished report prepared for theNational Park Service. CX-2000-1-0014.
  4. https://www.deseretnews.com/article/96997/MONUMENT-LIGHTING-WILL-BE-DELAYED-TO-GET-THE-BEST-OF-PEST.html?pg=all
  5. http://thekaizone.com/2014/08/5-whys-folklore-the-truth-behind-a-monumental-mystery/

Suriyeliler savas psikolojisiyle mi cok cocuk doguruyor?

Turkiye’de bircok insanin Suriyeli multecilere bazen hakli bazen haksiz bir sitemi var. Her sitemde bulunan kisilerin de ortak vurgusu da Suriyelilerin cok cocuk yaptigi. Eksisozluk’te ve cevremdeki birkac kisiden de “Suriyelilerin savas psikolojisi ile cok cocuk dogurdugunu” argumanini sık sık duymaya basladim. Bu argumaninin ne oranda dogru oldugunu gosterme amacli bu videoyu yapma karari aldim. Sorumuz ise Suriyeliler multeciler savas psikolojisiyle mi cok cocuk doguruyorlar?

Bunu destekleyen bulabildigim makale sayisi sifir. Cunku dunyada herkes neslini devam ettirmek istiyor. Bunu savas sonrasi daha artan bir hissiyat olduguna dair kendim ve bu alanda calisan arkadaslara sordugumda bulamadim. Bu argumana sayisal veri sunmak uzere bazi rakamlara baktim. Bu verilerle dogurganligin artigini savunmak icin savastan onceki ve sonra donemleri kiyaslamak istedim. Peki elimizdeki verilerle bu argumani destekleyen ya da karsi cikan sonuc olur mu diye bir hesaplama yapalım.

  1. Suriye’de savas 2011 yilinda basladi. World Bank’taki Suriye’nin 2011 ve 2010 yillarindaki kaba doğum hızına baktım. Bu verilere göre Suriye’de 2010 yılındakı kaba doğum hızı binde 25,9 iken 2011 savaşın başladığı ilk sene doğum hızı binde 25,2.
  2. İstatistiki bilgileri bulmaktaki en kolay yıllardan biri 2017 yılı olduğu için o seneye baz alarak Türkiye’deki doğum hızını hesapladım. Bu hızı hesaplamak için, bir yılda doğan canlı bebek sayısını yıl ortası nüfusa bölünmesi ve 1000 ile çarpmak gerekiyor.
  3. Hemen hesaplamaya geçelim. Türkiye’de 2017 yılında doğan Suriyeli bebek sayısı 55,000 ve 2017’de Türkiye’de yılının ortasında toplam Temmuz 2017 itibariyle 3,079,914 Suriyeli var. Bu hesaplamayı yapınca Türkiye’deki Suriyelilerin doğum hızı 17,8 çıkıyor. Yani sanılanın aksine Suriye’dekiler mülteci psikolojisi ile daha çok üremiyorlar. Hatta savaşın başladığı yıla göre üreme hızı düşmüş diyebiliriz.
  4. Turkiye’de 2017 yili dogum hizi ise 15.9. Yani Suriyeliler, Türkiye doğum hızının üstünde ürediği için ve halihazirda multecilerle yasanan hakli ya da haksiz gerginlikler ve insanlarin bilgiyi teyit etmedeki tembellikleri sebebiyle boyle bir mit ortaya atilmis olabilir.

Sonuc olarak, videonun basinda sordugum “Suriyeliler Savas Psikolojisiyle mi Cok Cocuk Doguruyor” sorusuna cevabimiz hayir.

Simdi gelelim insanlar neden bu argumani paylasiyor veya inaniyor:

Eksiseyler ve etrafimdaki insanlar, Suriyelilerin savas doneminden ciktiklarini dusunerek baby boomer nesliyle karsilastiriyorlar. Baby boomer kusagi 1946-1964 yillari arasinda ABD’de 2.dunya savasindan sonra dogan nesil. Bu nesil, o zamanki propaganlarla da cocuk dogurmaya yonlendiriliyor ve savastan sonra olusan durumun daha “huzurlu” algilanmasiyla da kisilerin cocuk sahibi olmaya yoneldigi nesil.

Gelelim Suriyeli multecilerin durumuna:

  1. Oncelikle Suriyeli multecilere, daha cok cocuk yapin diye cagrida bulunan kimse yok. Tamamen kendi kararlari.
  2. Insanlar her ne kadar Suriyeliler’in durumunun su an daha iyi oldugunu dusunse de evinden, komsularindan, kendi ulkesinden savas gibi agir bir travma sebebiyle uzakta olan kimse iyi bir ortamda olamaz. Bazi insanlar, multecilerin durumunu artik savasta olmadiklari icin daha iyi diye dusunuyor. Oysa ki onlarin karsilastirdiklari temel durum huzurlu bir sekilde kendilerine yeten evlerinde oturup, mahallelerinde dugun ve cenazelerini yaptiklari sokaklar. Dolayisiyla, biz multecilerin savastan ciktigini dusunsek de onlar hala savasin travmalari hala devam etmekte.
  3. Suriyeliler’in normal dogum hizina devam etmeleri dini, kulturel inanclarinin yaninda Turkiye’de dil sorunu sebebiyle yeterli derece saglik sisteminden yararlanmamasindan ve dogum kontrolunden haberdar olmamasindan da kaynaklaniyor. Ek olarak fakirlik ve egitimsizlik de bu durumun bir sebebi. Bu 2 kosulun oldugu her toplumda cocuk dogurma hizi yuksek.

Sonuc olarak, Suriyeliler Turkiye’deki dogum hizindan daha yuksek bir oradan cocuk doguruyor. Ancak, bu dogum hizi kendilerinin savastan onceki dogum hiziyla karsilastirinca bu hizda dusus oldugu gozlemlenmektedir.

Son zamanlarda tartisilan konu ustunede birkac cumle soylemek isterim: Multecilerin ulkelerinde huzur ortami saglansa da cogunun ulkelerine donmeyeceklerini bilmemiz gerekir. Bu sebepten onlara git demek de multecilerin uyum sorunundan sikayet eden Turkiye halkina “fasist” damgasi vurmak da yanlis diye dusunuyorum. Turkiye’nin dunyada rekor sayida multeciye ev sahipligi yaptigini hatirlatip fasist damgasini cok agir buldugumu da soylemeliyim. Devletimiz bu multecileri kayit altina alip, ciddi entegresyon calismalari yapip ozellikle multeci kadinlara ulasip aile planlamasindan psikolojik destege kadar bircok konuda egitim ve destek saglayarak bu sorunu cozmeli.

Kaynaklarim:

1.Dogum hizi hesaplama formulu: https://sciencing.com/calculate-crude-birth-rate-4567314.html

2. 2017’de 55 bin Suriyeli çocuk kaynagi: https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/docs/2018/goc_ve_uyum_raporu.pdf

3. 2017 yilindaki Turkiye’de bulunan Suriyeli multeci sayisi:  https://data2.unhcr.org/en/situations/syria/location/113
Erisim ekran goruntusu

UnSy

4. Suriye’nin 2010 nufusu ve erisim tarihindeki ekran goruntusu: https://data.worldbank.org/indicator/SP.DYN.CBRT.IN?end=2010&locations=SY&start=2010&view=bar

UnSy.png

5. 2017 yili Turkiye dogum hizi:
https://data.worldbank.org/indicator/SP.DYN.CBRT.IN?end=2017&locations=TR&start=2017&view=bar

UnSy

 

Spotlight Effect: Eyvah rezil oldum hissi

Spotlight etkisi, kimse sizi izlemezken hatta siz kimsenin cok da umrunda degilken insanlarin size baktigini baktigini, sizi inceledigini dusunmek. Aslinda bir cesit on yargi. Hemen bunu inceleyen bilimsel bir calismaya bakalim:

2000 yilinda Thomas Gilovich’in duzenligi bir deneyde, bir arastirmaci 4 ila 6 kisiyi bir odaya alip bir masada bir anket doldurmalarini istiyor. O esnada diger odada bir arastirmaci da bir katilimciya uzerinde bir baski olan bir tshirt giydirip o anket yapilan odaya gitmesini istiyor. Bu tshirtte de Barry Manilow adli yasli bir sarkici, showmanin resmi var. Sonra, bu alakasiz tshirtu giyen katilimcinin anket doldurulan odanin kapisini caliyor ve anket odasindaki arastirmaci onu odaya aliyor. Bu arada gozlemci grup anket dolduruyor o kapiyi caldiginda basini kaldirip bakiyor ya da bakmiyor. Bu tshirtli katilimci biraz oturduktan sonra arastirmaci esliginde odadan ayriliyor. Derken bu tshirtlu katilimci disari ciktiginda ona “sizce odadaki kac kisi sizin tshirtinuzdeki resmi hatirlar” diye soruluyor. Anket dolduran gozlemcilere “odaya en son giren katilimcinin uzerindeki tshirtu hatirliyor musunuz” diye soruyorlar? Sonuclar gosteriyor ki tshirti giyen katilimci odadaki onun tshirtini hatirlayan sayinin iki kati kisinin onun giydigini hatirlamasini umuyor.  Bu katilimci bize insanlarin surekli bakislarin kendi ustunde olduguna dair bir yanilsama icinde olduklairni gosteriyor. Oysa ki kendimizi o kadar da ciddiye almamaliyiz 😊

Thomas Gilovic, baska deneylerinde de insanlarin bir grup tartismasinda goruslerinin o grup icin inanilmaz sekilde onemli ya da o tartisma esnasindaki performanslarinin inanilmaz sekilde kotu olduklairni dusunuyor. Oysa ki o tartisma sonrasi kimse bu tartismalari hatirlamiyor bile. Bir gruba dahil olarak playstation oynayan insanlar, bir hata yaptiklarinda digger grup uyelerinin haatalarini hatirlayacagini dusunuyor.

Peki neden bunu yapiyoruz?

*Insanlar kendilerine etrafindaki insanlarin onlari dikkatlice inceledigini dusunup kendi kendilerine fazla dusunup kisisel delismen oluyorlar.

*Ozguven eksikligi, surekli yargilanmis bir cevrede buyumek ya da ergenlik doneminde olmak, ya da bir travmaya bagli bir sebepten asiri kilo almak/vermek de olabilir.

Napabilirsiniz?

  1. Bu deneyleri aklinizda tutup, bir dakika ya ben abartiyorum, herkes kendi isinde diye dusunebilirsiniz. Böylece bilişsel seviyede değişimi başlatmış olursunuz.
  2. Etrafinizdaki insanlara degil de dogaya, yola, trafikteyseniz araba modellerine vs. odaklanarak dikkatinizi baska yone cekmelisiniz.
  3. Siz diyelim ki baska insanlarin her giyindigine, dedigine dikkat ediyor musunuz? Cevabiniz hayir ise digger insanlarin da size aksam eve gidince gunluk streslerinden hatirlamayacagini dusunun. Diger isnanlarin yargilayan bir insansaniz ve bu sebepten hep yargilanacaginizi dusunuuyorsaniz, bu konuyu bir psikologla derinlemesine konusmaniz gerekiyor demektir.

Son olarak da kendinizi oldugu gibi kabullenip sakalasirsaniz, insanlarin gozlerinin sizin ustunde oldugu durumu da ayni sekilde azalacaktir.

 

Kaynaklar:

https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1111/1467-8721.00039

https://psycnet.apa.org/doiLanding?doi=10.1037%2F0022-3514.78.2.211

https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0022103101914908?via%3Dihub