Türklerin ter kokusu/ Dünya ter kokusu genetiği

Turkiye’nin cografi olarak yakininda bulunan ulkelerden yola cikarak Turkiye’de genetik sebeplerle ter kokmayan insan oraninin yuzde 5 oldugunu soyleyebiliriz. Yani, Turkiye’nin yuzde 95’I genetik sebeplerle ter kokusu uretiyor. Peki siz gün içinde ter koktuğunuzdan haberdar mısınız? Ya da etrafinizda ter koksa da ben hiç ter kokmam diyen biri var mi? Acaba insanlar ter koktuklarını genetik ve psikolojik olarak bilmiyor olabilirler mi? Bugunku konumuz insanlarin ter kokmadiklarina dair illüzyonun arka planini.

Öncelikle bilimsel çalışmaları gündelik dilimize indirgemek gerekirse, Japon veya Koreli değilseniz çok büyük bir ihtimalle teriniz kokuyordur. Çünkü, Japonya ve Kore’de nüfusun yüzde 99’u genetik sebeplerle ter kokmuyor. Neden? Doğu Asya ülkelerinde onların ter kokusunu ortadan kaldıran bir genotip toplumda çok yaygın ve bu genotipin eskisiyle çok daha az terlerler. Az terledikleri için, terleme ile birlikte vucutta salgılanan su, mineral ve metabolitler derinin üstündeki bakteriler tarafından kullanılıp parçalanmazlar ve dolayısıyla koku oluşturmazlar. Hatta bu genotip sadece ter konusunu değil, kulak kirinin yapısına da etki ediyor. Ornegin, bizdekinin aksine Japonların ve Korelilerin kulak kiri kuru, yani yapışkan değil.

Hemen 2006 yilinda Nature Genetics dergisinde yayinlanan genotip haritasina goz atalim. Bilmemiz gereken esas bilgi su: Doğu Asyalılar ABCC11 geninin AA genotipinden dolayı ter kokmazlarken ayni genin (ABCC11) GA veya GG genotipine sahip kişiler ter kokarlar.


Bu haritaya gore, kulak kirinin kuru, terlemenin de kokusuz olmasını sağlayan  A genotipinin görülme sıklığı Uzak Doğu’ya yaklaştıkca artıyor. Japonya’da ve Çin’in bazı bölgelerinde bu oran %99’a yaklaşırken, Güney Kore’de nerdeyse %100. Batı’ya yani Avrupa ülkelerine yaklaşırken bu genotip azalıyor ve güneye Afrika ülkelerine doğru gittikçe de %0’a yaklaşıyor. Asya’dan Afrika’ya doğru ilerledikçe ter kokusunu arttıran G genotipinin görülme sıklığının arttığını söyleyebiliriz. Peki Turkiye için durum nedir?


Yapilan arastirmalarda Turkiye’ye ozel bir oran verilmese de Turkiye’ye cografi olarak yakin olan Israil, Ukrayna, Macaristan, Rusya gibi ulkelere ait oranlar yaklasik %1-%5 arasi degistiginden, Turkiye’de yasayan her 20 kisiden sadece 1’i toplumun geri kalanina gore genetik sebeplerden dolayi cok daha az ter kokusu uretiyor diyebiliriz. Yani, Turkiye’nin yuzde 95’I genetik sebeplerle ter kokusu uretiyor.


Kişisel deneyimlerinden yola çıkarak, Japonya, Batı ve Doğu Avrupa ve Ortadoğu’da gezdiğim yerlerden ve farklı ülkelerin insanlarıyla olan iletişimden de yola çıkarak gerçekten de bu koku haritasını burnunuzla onaylayabilirsiniz. 


Biyolojik sebeplerden sonra psikolojik olarak insanlar neden ter koktuğunu anlamaz bunu aciklayalim. Biz buna Ters Spotlight etkisi diyebiliriz. Insanlar, kendinilerinin bir parcasi ozelliklere alistiktan sonra bu ozelliklerin baskalarinca dikkatini cekebilecegini bilmiyor. Bu bilgiyi 2006 yilinda Neuron dergisinde yayinlanan bir makalede yapilan bir calismayla aciklayalim. Wen Li ve arkadaslari tarafindan yapilan bu deneyde 18 kisi uzerinde yaptiklari calismada, insanlarin kokuya 30 saniye adapte olmasinin beynimizde koku algisiyla ilgili oldugu bilinen orbitofrontal ve  piriform cortexte de aktivasyonlarin da 30 saniye sonra habitue olup azalmasiyla gostermisler. Özetle hem davranışsal hem de nöral olarak burnumuz kokuya alıştığından artık kokuların farkında olmuyoruz. Bir insan sürekli maruz kaldığı kokuya beyindeki sinir hücrelerine verdiği tepkideki azalma habituasyon, bunun davranış seviyesinde alışmasına ise adaptasyon diyoruz.

Bitirirken etnik kökene dayalı olarak vücut kokusuyla ilgili genellemelerden veya yanlış kanılardan kaçınmak önemlidir. Herhangi bir etnik kökenden gelen bireyler, genetik, beslenme, hijyen uygulamaları ve bireysel farklılıklar gibi faktörlerin kombinasyonu nedeniyle farklı vücut kokusu özelliklerine sahip olabilir. Biyolojik olarak ter uretebilsek de, insanlar belirli bir oranda bunun onune gecebilir. Modern dünyanın sağladığı olanaklarla sık kıyafet değiştirmek, sık sık duş almak ve koltukaltlarında bakterilerin çoğalmasını önleyecek deodorantlar kullanarak ter kokunuzu minimuma indirebilirsiniz! 

Kaynaklar:
Yoshiura, K. I., Kinoshita, A., Ishida, T., Ninokata, A., Ishikawa, T., Kaname, T., … & Niikawa, N. (2006). A SNP in the ABCC11 gene is the determinant of human earwax type. Nature genetics, 38(3), 324-330.

Li, W., Luxenberg, E., Parrish, T., & Gottfried, J. A. (2006). Learning to smell the roses: experience-dependent neural plasticity in human piriform and orbitofrontal cortices. Neuron, 52(6), 1097-1108.

“De, da”yi ayri yazamayan biriyle sevgili olur muyum? 

Her insanın şu kelime bitişik mi ayrı mı yazılıyor diye bakması gereken ve bir türlü öğrenemediği bir kelime vardır. Çünkü, bir mantığı yoktur ve yine ezberlemeye çalışır. Ancak, “de” bağlacının dahi anlamında kullanıldığı ve ayrı yazılması gereken “de” bağlacı öyle bir kural değil. Bu sebepten dolayı bu bağlacı dahi anlamındaysa ayrı yazmak, kuralların öğretildiği kişiler tarafından benimsenmesini bekleyebileceğimiz bir kural diyebiliriz.

Örneğin, Google Translate’e “Bu da gelir bu da geçer” cümlesindeki da bağlacını doğru ve yanlış yazalım. Sonra bir de ayrı yazmamız gereken ama yazmasak da anlam kayması olmayacak şey kelimesinin çevrimine bakalım:

Bu da gelir, bu da geçer. “This also comes, this too passes.”

Buda gelir, buda geçer. “Buddha comes, Buddha passes.”

Her şey bitti. “It’s all over.”

“Herşey” bitti. “It’s all over.”

Gordugunuz gibi ayrı yazılması gereken da baglacini mantikla açıklanan bir kural olduğu icin Ingilizce çevirisinde de bir anlam kayması oluyor. Ayni anlam kayması, ayrı yazmamız gereken şey zamirinde olmuyor ornegin. Bu sebepten de bu ayrı yazılması gereken da bağlacının onemli oldugunu tekrar görebiliriz.

Bir önceki videomda bahsettiğim bir çalışmada, insanların yaklaşık %65’i çöpçatanlık sitelerindeki metinlerde yazım hatalarına takılmadığını anlatmıştım. Yazım hatalarına dikkat eden %35’lik grup da yazım hatası olan profillerdeki insanlarla arkadaş olmayı tercih etmiyor ve yazım hatası olan profillerdeki kişilerle bir ilişkiye pek de sıcak bakmamıştı.

2020 yılında Hollanda’daki Tilburg Üniversitesi’nde araştırmacılar, profillerinde yazım hatası olan kişilerin hangi yazım hatalarına göre tercih edilip edilmeyeceğini araştırıyor. Bunun için yazım hatalarına göre 3 yazım hatası grubu yaratıyorlar: mekanik, kural tabanlı ve resmi olmayan dil hataları.

1- Mekanik dil hataları, yazı yazarken mekanik sorunlardan kaynaklanan yanlış yazım hatalarını içerir.
“Hayat bir gün o da bugün” yerine “hayat bir gün o da bugün yazmak gibi.”
Bu tür hatalar genellikle düzensizlik ve dikkatsizliğin işareti olarak algılanır; çevrimiçi flört profilleri bağlamında, bu, çaba eksikliği ve ilgi göstermeme olarak yorumlanabilir ve profili daha az çekici hale getirebilir.

2- Kural tabanlı dil hataları, kişilerin bir dilin yazım kuralını bilmediği durumlarda ortaya çıkar.
“Hayat bir gün o da bugün” yerine “hayat bir gün oda bugün” yazmak.
Bu tür hatalar bir metni yazan kişinin entelektüel yeteneklerini düşük gösterir ve bu hatalı metni yazan kişinin potansiyel bir partner olarak çekiciliğini düşürebilecek bir faktör olabilir.

3- Gayri resmi dil hataları, katı yazılı dil kurallarından sapar ve duygusal ifadeleri içerebilir; örneğin, “:-D” şeklinde duygusal ifadeler, “w8” gibi kısaltmalar veya çoklu ünlem işaretleri (örneğin, “hello!!!!”).
“Hayaaat bir gün o daaaa bugun!!!”
Bu tür hatalar genellikle yazılı metinlerin zenginliğini artırırken, iletişimde spontane, samimi ve doğrudan bir his oluşturabilir. Ayrıca, gayri resmi hatalar metinlerin yorumlanmasını düzenleyebilir ve yazarın karakteri, tutumu ve tavırları hakkında ipuçları sunabilir.

Bu çalışmanın da gösterdiği gibi karşınızdaki kişiler, mantık çerçevesinde tanımlayabileceğiniz bu kuralı bilmemenizle beraber sizi daha az zeki olarak görebilir. Cep telefonunuzdan hızlıca bir şeyler yazarken yapılan birkaç hatadan bahsetmiyorum. Ayrı yazılması gereken “de” bağlacı, ezber değil de mantığa oturtmanız gereken bir kural aslında. Bu sebepten de çok basit bir kural. Dile önem veren kişiler için de bu hatayı yapan kişilerden soğuması ve hatta bu kişileri daha az zeki görmeleri gayet anlaşılabilir.

Sonuç olarak, yazım hataları kişinin dile hakimiyeti, zekasını, dikkatini ve hatta kişilik algılarına dair ipucu verebilir. Dolayısıyla, bir profildeki dil bilgisi ipuçlarına, sohbetin kelime haznesi ve derinliğine dikkat etmeniz gerekir. Bunlar sınırlı seviyede ise geliştirmeniz için bir sebep olabilir.

Kaynak: Van der Zanden, T., Schouten, A. P., Mos, M. B., & Krahmer, E. J. (2020). Impression formation on online dating sites: Effects of language errors in profile texts on perceptions of profile owners’ attractiveness. Journal of Social and Personal Relationships, 37(3), 758-778.

Tinder’da yazım hatası yapmak

Hoşlandığınız biriyle yazıştığınızda yaptığı yazım hataları sizin için önemli mi? Örneğin, hoşlandığınız kişi ayrı yazılması gereken “de” bağlacını ayrı yazmadı ve bitişik yazarak “buda geçer” diye yazdı. Sonra belki cep telefonundan hızlı yazdı da o sebepten hatalı yazıyor dediniz. Bir fırsat daha verdiniz. O da ne? “Bende” mayıs’ta doğdum diye ayrı yazılması gereken “de”yi bitişik yazdı. Nasıl hissedersiniz? Yazım hatalarına önem verenlerle vermeyenler için bir insanın yazım hatası yapması sevgili adaylarına ne hissettirir?

Hemen Hollanda’da yazım hatalarının olası romantik ve sosyal ilişkilere etkisini araştıran çalışmayı inceleyerek cevaplayalım.

Bu çalışmada, katılımcılara Hollanda’daki Parship adlı bir çöpçatanlık sitesine üye olan ve bir iliski arayan kişilere bu site aracılığıyla ulaşıyorlar. Katılımcılar, bu çöpçatanlık sitesi aracılığıyla ulaşılsa da bu site ile alakası olmayan şekilde test ediliyorlar. Katılımcılardan online bir şekilde bazı profillere bakmaları isteniyor. Profillerde, kullanıcıların kendilerini açıkladığı bir metin bölümü var. Çalışmada profil fotoğrafı ve yazım hatalarının katılımcıların profildeki kişiyi çekici bulmasına etkisini, bu kişiyle çıkma niyeti olup olmamasına dair sorular soruluyor. 4 koşul var:
1- Net profil fotoğrafı & profil metninde yazım hatası yok
2- Net profil fotoğrafı & profil metninde yazım hatası var
3- Buzlanmış profil fotoğrafı & profil metninde yazım hatası yok
4- Buzlanmış profil fotoğrafı & profil metninde yazım hatası var

Sorular ise şöyle:
Fiziksel çekicilik: Bu kişi hoş görünüyor mu?
Sosyal çekicilik: Bu kişi ile arkadaş olmak ister misiniz?
Romantik çekicilik: Bu kişiyle bir ilişkiniz olsun ister misiniz?
Çıkma niyeti: Bu kişiyi daha çok tanımak isterim.

Çalışmanın sonuçları:
1- Çalışmadaki katılımcıların yaklaşık 3’te 2’si yazım hatalarını fark etmiyor. Yazım hatalarına dikkat etmeyen insanlar için profildeki hatalar kişilerin çekiciliklerini etkilemiyor.
2- Ancak, yazım hatalarına dikkat eden insanlar için yazım hataları, profil sahiplerinin çekicilik algısını etkiliyor. Şöyle ki, yazım hatalarının olduğu profiller, yazım hatalarının olmadığı profillere göre sosyal ve romantik olarak daha az çekici bulunmuş. Yazım hataları yapanlar, yapmayanlara arasında fiziksel çekicilikleri arasında bir fark yok. Yani, yazım kurallarına dikkat eden insanlar, yazım hatası yapan kişileri fiziksel olarak çekici bulsalar da onları sosyal ve romantik olarak çekici bulmamışlar.
3- Net profil fotoğrafları olan kişiler buzlanmış profil sahibi kişilere göre fiziksel olarak daha çekici bulunsa da sosyal ve romantik çekicilik net veya buzlanmış fotoğraflar fark yok.

Sonuç olarak çoğunluk yazım kurallarına dikkat etmiyor. Ancak yazım kurallarına dikkat eden kişiler için metinlerinde hata yapan kişiler sosyal ve romantik olarak arzulanır kişiler olmuyorlar.

Kaynak: Van der Zanden, T., Schouten, A. P., Mos, M. B., & Krahmer, E. J. (2020). Impression formation on online dating sites: Effects of language errors in profile texts on perceptions of profile owners’ attractiveness. Journal of Social and Personal Relationships, 37(3), 758-778.

Türklerin “the” imtihanı

Türkçe konuşanların İngilizce öğrenirken karşılaştığı önemli bir problemi ele almak istiyorum: İngilizce’deki “the” belirteci/artikeli. Bizde bu ekin karşılığı çok dolaylı bir şekilde mevcut ya da hiç yok.

Örneğin, benim masamın üzerinde bir adet mavi tükenmez kalem, bir adet kırmızı tükenmez kalem ve bir adet siyah kurşun kalem olsun. Siz elinizde bir kağıt ile masama gelip “ya bana bir kalem verir misin?” dediğinizde, bu cümlede “bir” anlam olarak herhangi bir anlamında kullanılınca belirsizliği ifade eder. Hatta günlük hayatta belirsiz ya da belgisiz sıfat anlamında kullandığımız zaman “bir” yerine “bi” deriz. “Bir” aynı zamanda asıl sayı sıfatıdır. Ancak bu videoda ben belirsizlik anlamındaki belirsiz sıfattan bahsediyorum.

Neyse, diyaloga dönersek, ben sonra size “hangi kalemi” diye sorsam, siz de “mavi olanı” ver derseniz, belirsiz olan “bir kalem” ifadesi daha da belirginleşir. Burada adlaşmış sıfat fiiline belirtme hali eki ya da ismin “-i” hali dediğimiz eki getiriyorum. İngilizce bu diyalog geçse, “mavi kalem/olan” tamlamasının yani “blue one” önüne “the” artikeli gelecektir. Dolayısıyla da siz “mavi olanını” derken bir belirsiz olan bir nesneyi daha da tanımlayarak “the” belirteciini kullanmış oluyorsunuz.

Tabii, “the” belirtecinin türlü türlü kullanımı var. Örneğin, güneş derken “The Sun” ya da internet derken “the internet” demek gerekiyor. Ancak bizde belirsiz bir artikel olan “bir” varken belirli artikel “the” gibi ismin önüne gelecek bir sıfat yok.

Dolayısıyla, bizler ve bizim gibi ana dilinde “the” gibi belirteçleri olmayanlar İngilizce öğrenirken zorlanıyoruz. Örneğin, benim Polonya’dan bir arkadaşım makale yazarken tez danışmanının sürekli “the” artikelini düzeltmesinden bahsetmişti. Japonca da benzer bir durum var. Japoncada belirli ya da belirsiz bir artikel olmadığı için Japonlar’ın da İngilizce öğrenirken zorlandığını söyleyebiliriz.

Peki Türkler “the” belirtecini ana dillerinden dolayı nasıl algılıyor, kullanıyor?

Hemen Japonya’dan, İspanya’dan ve Türkiye’den katılımcıların olduğu bir çalışmadan bahsetmek istiyorum. 2012 yılında yayımlanan bu çalışmada Türkçe konuşan 88, Japonca konuşan 33, İspanyolca konuşan 50 kişi ve çalışmayı bu dillerin konuşulduğu 3 farklı ülkede yürütüyorlar. Amacı, kişilerin ana dillerindeki belirli, belirsiz artikellerin İngilizceyi ikinci dil olarak öğrenirken “a,” “an,” “the” ekinin kullanımına aktarımını görmek ve kişilerin bu artikelleri ayırt edip edemediğini belirlemek. Çalışmadaki katılımcılara İngilizce bir test yapılıyor. Ana dili İngilizce olmayanların performanslarını karşılaştırmak için tabii 17 ana dili İngilizce olan katılımcılar da bu çalışmaya dahil ediliyor. Bütün katılımcılara İngilizce metin veriliyor. “A,” “an,” “the” artikelinin kullanımı veya hiç bunların kullanılmaması gereken sayılamayan veya başka özel kategorilerde artikellerin olmaması gereken cevapların olduğu sorular var. Bu arada çalışmanın Türkiye ayağını Boğaziçi Üniversitesi’nden Sayın Ayşe Gürel yürütmüş.

Katılımcıların dilleri tipolojik olarak çok farklı olduğundan araştırmacılar bu 3 dili seçiyor. Çünkü,

İspanyolca belirli ve belirsiz artikellere sahipken, Japoncada ne belirli ne belirsiz artikel bulunuyor. Türkçemiz ise bildiğiniz gibi belirsiz bir artikel içeriyor.
Gelelim sonuçlara:

İngilizce ana dili olanların “the” belirtecini doğru seçme oranı %92,
İspanyolların “the” belirtecini doğru seçme oranı %83,
Türklerin “the” belirtecini doğru seçme oranı %60,
Japonların ise “the” belirtecini doğru seçme oranı %24.
İspanyollar, artikel seçimlerinde Türk ve Japonlara göre daha başarılı çünkü İspanyolca’da belirli ve belirsiz artikeller bulunuyor. İspanyollar kendi dillerinden artikel aktarımı sebebiyle “the” ekinin kullanılması gerektiğinde Türk ve Japonlara göre doğruluk oranları daha yüksek diyebiliriz.

Diğer ilginç bir sonuç da sayılamayan isimlerde “a,” “an,” “the” hiçbir artikel gerekmiyor. Örneğin, “arkadaşlık” kavramı bazı istisnalar dışında sayılamaz bir kelime. Katılımcılara soru sorduklarında hiçbir artikelin gelmemesi doğru cevap. Türkler, verilen yanlış cevaplarda o boşlukta en çok “the” kullanılması gerektiğine karar veren topluluk oluyor. İspanyol ve Japonlar ise daha kontrollü.
Yani bizler İspanyol ve Japonlar’a göre “the”yi çok yanlış bir şekilde kullanıyoruz.

Özetle, ikinci bir dil öğrenirken ana dilimizdeki mantığı kullanarak ikinci dilde yanlış saptamalarda bulunabiliyoruz. Türkler, belirsiz artikel olduğu için hiç artikel olmayan Japonlardan daha iyi performans gösteriyor. Türklerle karşılaştırdığımızda, belirli artikel olan “the”ya gelince İspanyollar kendi dillerinde belirli ve belirsiz artikel olmasının avantajını görüyor.

Bu ilginç çalışmayı da sizlerle paylaşabildiğim için çok mutluyum.

Kaynak: https://revistas.um.es/ijes/article/view/138701/147991

Snape, N., Mayo, M. D. P. G., & Gürel, A. (2013). L1 transfer in article selection for generic reference by Spanish, Turkish and Japanese L2 learners. International Journal of English Studies, 13(1), 1-28

Ötanazi Dosyası

Ötanazi v1: Merdiven altı ötanaziden halka açık sergilenen ölüm makinesine

Murad Kevorkian ya da ölüm meleği olarak bilinen Jack Kevorkian. Kendisi Michigan Universitesi’nde daha üniversite yıllarında ihtisasını yaparken ölümcül hastalar ilgisini çekiyor ve onlar ölürken fotoğraflarını çekiyor. Patolojist Kevorkian, birçok kişi için tabu bir konu olan ölüme meraklı. Bu merakını etrafındakiler anlamayıp onu yadırgarken ona Dr.Death demeye başlıyor. Ölüme ve hastaların ağrılı aşamalarına olan merakına cevap bulamayan Kevorkian, Hollanda ve İsviçre’ye gidip ötanazi prosedürlerine dair fikirler edinmişti. ABD’ye döndüğünde ötanazi fikirlerini insanlara anlatınca ya da dergilere yollayınca genelde red alıyordu. O da bu işi eyaletler ve insanlar desteklemese de kendi kendine yapmaya karar verdi. Gönüllü hastalarıyla 1968 model Volkswagon Vanagon arabasında ölüm makinesi inşa etmişti. Thanatron  adını verdiği bu makine ile hastalara bir maske takıp karbonmonoksit gazının salınımı sağlayacak düğmeye basmalarını istiyordu. İlk gönüllü hastası ise bir Alzheimer hastasıydı. Ötanazi o zamanlar yasal olmadığı için, Kevorkian ölümlerine yardımcı olduğu 120 hasta sebebiyle ceza aldı. Sonra da iyi halden 8 yıl kalıp erken çıktı ve kanserden bu dünyadan göç etti. Geride kalan hasta yakınlarının çoğunun destek mektupları ise Michigan Üniversitesi’nde Bentley Müzesi’nde. Ne tesadüftür ki Kevorkian ile beraber doktor destekli ötanazi kararı ABD’de ilk hastasının memleketi Oregon’da 2006 yılında onaylanıyor.


Ötanazi detaylarına etrafımızdan tanıklık etmediğimiz için ve sadece belli ülkelerde bir seçenek olduğu için birçok kişinin uzak olduğu bir şey. En sade haliyle tanımlamak gerekirse, ötanazi kelimesini Türk Dil Kurumu’nda kişinin ölme hakkı diye tanımlanıyor. Daha da detaylandırmak gerekirse ötanazi, bir insanın ve hatta bir hayvanın yaşamını dayanılmayacak durumlara bağlı olarak sonlandırmak. Ötenazi, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İsviçre ve ABD’de birkaç eyalette yasal. 

Belçika 2014’te 18 yaşının altındakilere yaş limiti olmaksızın ötanazi yolu

Bazı ülkeler ötanaziyi tartışmaya açmazken Belçika 2014’te 18 yaşının altındakilere yaş limiti olmaksızın ötanazi yolunu açtı (kaynak 2). Belçika’ya ek olarak Hollanda’da 18 yaşının altındakilere ötanazi kararı yolu açılsa da hastanın en az 12 yaşında olması bekleniyor. Bu karara göre doktorlar hasta çocuğun umutsuz bir vaka olduğunu, katlanılmaz ve hafifletilmez sabit acılar çektiğini ve hastalığının kısa sürede ölümlü sonuçlanacağını onaylamalı. Çocuk bu kararı çocuk psikologları, psikiyatristlerin ve tabii ki ailenin de dahil olduğu bir süreçle beraber yazıya dökmeli. 

Belçika reşit olmayanlar için ilk ötanazisini ise 2016 yılında tedavisi olmayan bir hastalığı ve katlanılmaz acıları olan 17 yaşındaki gence uyguladı. Reşit olmayan kişilerin ötanazi kararı onaylamadan önce 2013 yılında La Libre adlı website yazılan bir makalede ise kamuoyu araştırmasında vatandaşların yüzde 75’e yakını bu kararı kısmen onaylıyordu (Kaynak 3). Her ne kadar bu kadar yüksek oranda bir onay alsa da tabii ki bu karar da çok tartışmalı idi. Çünkü oy kullanma yaşının 18 olduğu Belçika’da çocukların kendi ölümlerine karar vermesi aslında birçok açıdan tartışma yarattı. Sadece bu karar verme yaşı değil aynı zaman dindar insanlar da bu kararı desteklemiyordu. Örneğin, La Libre’de Merkez sağ parti olan Christen-Democratisch en Vlaams partisi destekçilerinin yüzde 40’ı bu kararı desteklemiyor. Aslında etik açıdan düşününse karar verme yetisi ve duygu yönetimi tam gelişmemiş bireylerin bu kararı vermesi tartışılır olsa da doktorların ve ailelerin bu olaya dahil olup bunu onaylaması acının ne kadar sürekli ve katlanılmaz olduğunu gözler önüne sermeli.

Ötanazi v2: Ötanazide ağrı ve acıya tanıklık etmek

Acı ve acıya tanıklık etmek nasıl bir şey aslında anlamak demişken ötanazi kararı alan ünlü bir atletin fotoğraflarına bir an için bakmanızı isteyeceğim. 40 yaşında ötanazi ile hayatını sonlandıran Belçikalı paralimpik(engelli) sporcu Marieke ve onu fotoğraflayan gazeteci Lynsey Addario’nun 2019 yılında köşe yazısına da bakmalı. Bu yazıdan anladığımız kadarıyla Marieke ağrıları olmadığı zamanlarda hayat dolu, azimli bir insanken ağrıları olduğunda hayattan nefret etmeye başlıyordu. Her ne kadar kendisini spora adasa da 2008’de ötenazi için başvuru yapmıştı. Ama hep başka bir şeyler çıkıyor ve o da ötanazi tarihini erteliyordu (kaynak 1). Belki bu sebeplerden en önemlisi de spordan aldığı keyifti. O kadar iyiydi ki sporda, ötenazi belgelerini doldurduktan 4 sene sonra 2012’de Londra’da 100 metre Paralimpik Oyunları’nda 100 metre tekerlekli sandalye yarışında altin madalya kazanmıştı. Bu başarıları alsa da Marieke, söyleşilerinde ötenaziden bahsediyordu. Bir söyleşisinde “etrafımda sevdiğim insanlarla beraber huzurlu bir modda, huzur bir şekilde ölmek istiyorum” demişti (kaynak 1). 


Marieke’nin acının katlanılmaz olduğu cümlelerini okuyunca insan ölümcül hastalıklarla savaşan çocukların bu acılarla nasıl başa çıkabildiklerini düşünmüyor değil. Çocukların bahsederken ölüm kelimesini bile kullanmaya dilimiz gitmezken, ötanazi kararı alan çocukların ailesinin acısını tasavvur etmek çok zor. Çocukların ötanazi kararına dair tartışmalar da kamuoyunda çok yer buldu. Örneğin, 2017 yılında 17 ile 75 yaşları arasındaki 213 Belçikalı ile yapılan araştırmada çocukların ötanazi hakkına dair sorular soruluyor. Bu çalışmaya göre kendisini dindar görenler ötanazi kararını çoğunlukla onaylamıyor (Kaynak 4). Bazı insanlar da bu kararı vermenin bir çocuğun geleceğine karar vermek olarak algıladıkları için bu konuya sıcak bakmıyor.

Dini sebeplerle ötanaziye karşı çıkılması aslında birçok ülkede var olan bir konu. Örneğin, İran İslam Cumhuriyeti’nde 2016 yılında yürütülen bir çalışmada hemşirelik okuyan öğrencilere ötanazi hakkında fikirlerini ölçen bir anket yapılıyor (Kaynak 5). Bu çalışmadaki 382 öğrencinin yüzde 34.2’si ötanazi hakkında olumsuz, yüzde 41.6’I nötr, yüzde 24’i ise pozitif düşünmüşler. Öğrencilerin birçoğu dini sebeplerden ötanaziye karşıyken klinik deneyimi daha fazla olan öğrencilerin ötanaziye daha sıcak baktıklarını saptamışlar

Klinik deneyim konusu aslında bize bu acıya tanık olmakla ilgili bilgi veriyor olabilir. Çünkü bir  insanın acı cekmesine tanık olup bir şey yapamamak insana kendisini çok kötü hissettiren bir durum. Örneğin sağlık görevlileri bile olaya farklı bakarken bir de hasta yakınlarını düşünelim.

Ötanazi v3: Kanserli oğlunu acı çekmesin diye öldüren babanın hikayesi

Sevdiği birini sürekli acı çekerken görmek ve yakinlarinin yaşadığı ağrılara çare bulamamak, hasta yakınlarını çaresiz ve depresif hissettiriyor. Aslında Türkiye’de bu konuya bir yanıyla örnek teşkil eden bir haberle belki de bu konuya bakabiliriz. Bu örnekte çok tartışmalı bir durum yaşanıyor. 2016 yılında bir baba, kanser olan oğlunu acı çekmemesine dayanamayıp öldürüyor (Kaynak 6). Kolon kanseri olan oğlunun acılarına dayanamadığını söyleyen baba verdiği ifadede “Oğlum ‘Baba beni ya öldür ya da yaşat’ diye söyleyince öldürdüğünü” ifade ediyor. Bu olayı adım adım bağlamına göre inceleyelim isterim. 

Bir baba oğlunu öldürdüğü için kasten adam öldürme suçuna giriyor. Ancak, haberde tanıkların verdiği bilgiye dayanarak babanın psikolojik tedavi gördüğü ve oğlunun acı çekmesine dayanamadığını anlıyoruz. Babanın ve tanıkların tepkisinden ve doktorun sonraki demecinde ağır bir kanser vakası ile karşı karşıya olduğunu düşünürsek merhumun başka bir ülkede yaşamış olsaydı ötanazi için başvurma koşulları olduğunu düşünülebiliriz. Ancak, babanın avukatının da belirttiği gibi Türk Ceza Kanunu’nda ötanazi ile ilgili özel bir hüküm bulunmaması nedeniyle, bu fiil Türkiye’de kasten adam öldürme suçlarına girer. 

  • Bu olaya rasyonel bakınca her ne kadar motivasyon olarak ötanazideki gibi kişinin başa çıkamadığı ağrıları sonlandırmak da olsa bir doktor komitesinin ve hastanın doğrudan onayı olmadan ve bir ilaç verilmeden öldürme söz konusu. Dolayısıyla bu olayı ötanazi olarak değerlendirmek mümkün değil.
  • Ancak, bu babayı diğer katillerle aynı kategoriye koymak da bir yandan doğru değil gibi. Çünkü terminal yani ölümcül hastalıktan muzdarip oğlunun ağrılarla savaşmasına tanık olup bir şey yapamamak dünyanın en ağır yüklerinden bir tanesi. Şöyle düşünün bir baba ki oğlunun acı çekmesini sonlandırmayı yıllarca cezaevinde kalmaya tercih edecek kadar çaresiz durumda. Babanın çaresizliğini şu son cümlesinden de anlıyoruz: yapmamam gereken bir suçtu, ama ara sıra yaşam insana seçenek sunmuyor. 
  • Ancak yasalar, hasta hakları ve hasta yakını psikolojisi üçgenin zor bir süreç olduğu kesin. Hatta sürece tam sahip olmadığım için ve yakınlarının bu yazıyı okuyup üzülme ihtimallerine karşın olayın hukuk, psikoloji ve tıp derslerinde okutulması için önemli bir örnek olduğunu belirtmeliyim.

Ötanazi v4: Bir annenin ötanazisini, oğlundan dinleyin


Hasta yakınları demişken, hasta yakınlarının psikolojisine biraz daha değinmek lazım. Ötanazi, kişilerin yakınları tarafından genelde saygıyla karşılansa da onlar için çok zor bir durum. Türkiye’de böyle biriyle tanışma ihtimalimiz yok. Ama bu konuyu hep birileriyle konuşmak isterken aklıma annesi, ötanazi kararıyla hayatını acısız bitirme kararı alan bir arkadaşım geldi. Ben ona yapılan çalışmalardan yola çıkarak duygularını sordum. Kendisi adını paylaşmamı istemedi ama sorularıma cevap verdi. Arkadaşım ve ailesi ötanazinin legal olduğu bir ülkenin vatandaşı. Arkadaşımın annesi 5 yıl kanser tedavi görüyor. Hiçbir tedavi şekli çözüm olmayınca ötanaziye karar veriyor. Peki sence ötanazi nedir diye sorunca, ötanazi ölüm kaçınılmaz sonken ve alternatif yöntemler kişinin acısına bir umut olmazken ölümden daha çok nasıl ölmekle alakalı diye tanımlıyor.

Peki annenle ötanazi uygulanan gün nasıl hissettin diye soruyorum. “Gerçek değilmiş gibiydi.” Arkadaşım, her ne kadar ötanazi kararının sevdiğim biri için doğru bir karar olduğunu bilsem de sevdiğim kişinin öleceği dakikayı önceden bilmek kelimelere dökmesi zor bir deneyim diye cevaplıyor.

Ben bazı çalışmalarda ötanazi kararı hasta yakınlarının ölüme hazırlanmanın yas evresine yardımcı olmasından bahsediliyor diye özetleyip bu bilgiyi arkadaşıma soruyorum. Sence bu durum yas dönemini etkiledi mi? Arkadaşıma göreyse: beklenmedik ölümlerde insanlar sevdiklerine son sözlerini söyleme ve fırsat ivarken bir şey yapma şansı bırakmıyor. Bu acı taraf ötanazide sevdiğiniz kişinin ölümünü düşünüp hazırlanmanıza zaman verdiğinden ötanazide çok olmuyor

Son bakışta ne hissettin benimle paylaşır mısın diye soruyorum… Arkadaşım ise:

Oldukça duygusal bir andı. Sevdiğin kişiye elveda demeyi kavramak bir kopuş anı. Bu daha çok haftalar, aylar sonrasında kavrıyorsun. Gerçi bu her türlü ölüm için de geçerli. 

Hiç bir dileğin var mı diye sorunca da arkadaşım hayatını kaybeden herkesin yakını geriye dönüp baktığında bir şeyleri daha farklı yapmak ister dedi. Ancak, ötanazi anı ve süreci bu döneme hazırlıyor diye cevaplıyor.

Ötanaziye karşı olan kültürleri anlayabiliyor musun peki?

Kesinlikle! Eskiden ya yaşardık ya da ölürdük. Ölenler de genelde çok kısa bir acı cekiyorlardı. Şimdilerde ise ölümcül hastalar ise daha az kaliteli şartlarda daha uzun yaşıyor. Bu da sevdiklerimizin hayatının son dönemlerinde daha aktif bir rolümüz olduğu anlamına geliyor. Bu role de hiçbirimiz tam anlamıyla hazır değiliz. Hayatta ölümü düşünmek yerine her seferinde savaşmak bizim doğamızda var.

Bazı insanlar ötanazi kararının çok bencilce olduğunu düşünüyor. Senin düşüncen nedir?

Ben, insanların kararları ve durumlarını yargılayamam. Ama eklemem gerekir ki ötanazi hem hastanın hem de ailesinin dahil olduğu bir süreç. Genel modern teknoloji hastaları ‘teknik olarak’ ayakta tutsa da bu durum hem hasta hem de yakınları için katlanılmaz hale geliyor. Düzelme olmayınca da hem hastayı hem de ailesinin acısını uzatmanın anlamı nedir ki? Ölüm kararı da hayatın bir parçası. Gerçeğin en acı tarafını istemesek de kabul etmeliyiz: artık kazanılacak bir mücadele, kaybedilecek bir savaş yok ve ötanazi beyhude ve katlanılmaz şekilde sürünmektense insaflı bir şekilde bitirmek daha insansı ve asil.

Arkadaşımın söylediği insansı ölme duygusunu bizim gibi sağlıklı olanların anlaması zor aslında. Hastaların yaşadığı ağrı seviyesi ve acıyı empati etmemiz düşündüğümüz kadar kolay değil. Bu sebepten de bu dönemden geçmiş insanların acı tarifleri bizim için önemli. Örneğin, 2002 yılında bir çeşit burun ve ağız arkası (nazofarenks) kanserine yakalandıktan sonra atlatan ünlü oyuncu Filiz Akın bu sürecin zor olduğunu söyliyor ve bilin bakalım vasiyet olarak ne istiyor? Ötanazi. Filiz Akın çok kilit bir cümle söylüyor: Yaşayacaksam kaliteli yaşayayım, eğer bağımlı olacaksam ve bitkisel hayata gireceksem öleyim. Eşimle birbirimize vasiyet ettik, eğer öyle bir durum doğar ve ötenazi hakkı tanınırsa bunu kullanma sözü verdik (Kaynak 7).

Ötanazi hala birçok ülke için tartışmalı bir konu. Ama bazı uzmanlar bu konunun başka yanlarıyla tartışmaya açtıkları diğer bir konu da organ bagisi. Maastricht Universitesinden Jan Bollen’ın 2017 yılında kaleme aldığı bir makaleye göre 2015 yılında 2023 kişi ötanazi olmuş. Bu kararı alanlardan 204 organ bağışı için uygun adaylarmış. Bu adayların da bağışlanabileceği organları düşününce toplamda 684 organın bağışlanabileceğini belirtmişler. Aynı yıl organ bağışı bekleyen kişi sayısı 1288. Yani o sene organ bekleyen birçok kişiye organ bağışı yapılabileceğinden, ötanazinin bu boyutuna da odaklanan uzmanlar var. 

Bazı uzmanlar bu konunun toplum yararına olan yanlarını tartışırken bazı insanlar ötanazinin intihar olarak görüp insanlara bulacağını veya yıllarca komada kalsa da hayata dönen insanların örneklerini verip ötanaziye tamamen karşı çıkıyorlar. Karşı çıkanların ötanaziyi kısa yoldan ölme ya da kolay intihar olarak görmeleri aslında büyük bir hata. Çünkü ötanazi her ağrısı olan insanın başvurduğu ve onaylandığı bir yöntem değil. Özellikle, kronikleşen ağrılarla boğuşurken yaşamak insanlar için bir çileye dönüşebiliyor. Tıpkı Marieke’nin bir röportajında belirttiği gibi bazı insanlar ölüm anını dört gözle bekliyor. Marieke , zihnini dinlendirmeyi ve acısız olmayı dört gözle beklediğini ve nefret ettiğim her şey biteceğini söylemişti ötanazi için. En azından acısı dinmiştir diye ben onun için mutlu oldum.


Bu tartışmalı konuyu bitirirken sizden bir şey isteyip birkaç soru yöneltmek isterim: 

Bu konuya yorum yazarken arkadaşımın ailesinin verdiği karar hakkına yorum yaparken ölüsüne ve bu zor olan duygusal anı benimle paylaştığı için daha dikkatli olmanızı isteyeceğim. Kendisi Türkçe bilmese de belki de gelip çeviri ile bu yorumları okuyabilir.

Aklımdaki sorulara gelirsek,

Haftanın favori çalışmaları

  • Görme engelli bir kadına, beyninde görsel bölgesine yerleştirilen implantla eşleşen bir kameralı gözlük taktılarında kendisi bazı harfleri tanımış ve objelerinin sınırlarını algılamış.

Kaynak: Visual percepts evoked with an Intracortical 96-channel microelectrode array inserted in human occipital cortex.

  • Geceleri ~8 saat uyuyan üniversite öğrencileri, daha az uyuyanlara göre akademik olarak daha başarılı olup daha iyi hissediyorlar. Bütün gece uyanık olmak öğrenmenizi de yavaşlatıyor diye uykunuzu düzene koymakta fayda var.

Kaynak: Bono, T. J., & Hill, P. L. (2021). Sleep quantity and variability during the first semester at university: implications for well-being and academic performance. Psychology, Health & Medicine, 1-6.

  • Alzheimer hastaları, canlı kedi yerine sorumluluğu olmayan robotik kedi ile zaman geçirdiklerinde kendilerini daha iyi hissetmişler. Ayrıca, hesaplama işlemlerinde biraz ilerleme göstermişler.

Kaynak: LaRose, B. S., Wiese, L. K., & de los Ángeles Ortega Hernández, M. (2021). Improving Behavioral and Psychological Symptoms and Cognitive Status of Participants With Dementia Through the Use of Therapeutic Interactive Pets. Issues in Mental Health Nursing, 1-14.

Parkinson yasası ile verimlilige bakış

Malaya Üniversitesi’nde tarih profesörü olan Northcote Parkinson, İngiliz ordusunda dört kişiyle çalışıyor. Öyle bir dönem geliyor ki, beraber çalıştığı dört kişiden biri olan bir albay hastalanıyor, albayın asistanı uzaklara gidiyor, diğer iki subay da başka işler sebebiyle ayrılıyor. Parkinson bu üstünde çalışanlar ayrıldıkça farkediyor ki işleri daha da kolaylaşıyor. Parkinson bütün işlerini bitiriyor, etrafı toplayıp temizliyor derken günün geri kalanın işleri olmadan kendisine kaldığını farkediyor. Parkinson bu durumdan 2 ders çıkarıyor: 1. Bir işin yapılması için o işe tayin edilen kadronun büyüklüğü arasında bir ilişki yok. 2. Aksine, iş tamamlanana kadar olan zamanı doldurmak için iş yayılıyor. Bu durumu gözlemleyen Parkinson, 1955 yılında the Economist dergisine yazdığı bir yazıda bu durumu anlatıyor. Hatta Parkinson’ın bir kitabı da bulunmakta. Tarihe Parkinson yasası olarak geçen bu gözlemleri, verimli çalışma ve zaman yönetimi ile ilgili birçok dergide hala karşımıza çıkar.

Aslında bu yasanın ima ettiği şeyi siz de yaşamışsınızdır. Örneğin, ben valizimi hazırlamak için 1 saatim varsa 1 saat içinde; 1 hafta zamanım varsa 1 hafta içinde hazırlayabilirim. Dolayısıyla aslında süreye yaydığımız ve verim alamadığımız bir iş tamamlama modelimiz oluyor.

Oregon State Üniversitesi’nde 24 öğrencinin katıldığı bir çalışmada, katılımcılar teslim tarihi yakın ve uzak tarihli bir görev verildiğinde insanlara ne kadar zamanları kaldığına dair bir geridönüt verildiğinde ve verilmediğinde ne oluyor diye araştırıyorlar. Teknik olarak da öğrencilerin göz hareketlerini ölçüyorlar.

Sonuçlar gösteriyor ki öğrencilerin teslim tarihine az zamanı olanlar insanların ekrandaki kalan zamana odaklanmasını artırıyor, bir görevin tamamlamama süresinin daha uzun olmasına sebep oluyor ve doğruluk oranını artırıyor. Ne zamanki insanların zamanı az kaldığına dair bir geridönüt olunca, sürekli zamanı kontrol ediyorlar. Bu sebepten de verilen görevi tamamlama süreleri daha da artıyor.

Bu çalışmadaki analizler sonucu araştırmacıların vardığı sonuç şu: insanlara kaç dakikaları kaldığını söyleyince insanlar teslim tarihine az bir süre varken odaklanabiliyorlar. Bunun anlamı da insanlara hiç geridönüt vermediğinizde insanların bir işi tamamlama süreleri daha da kısa oluyor. Çünkü insanlar ne kadar zamanları kaldığını bilmediği için teslim tarihini kaçırma riskini göze alamıyorlar.Araştırmacılar bu sonuçları Parkinson yasasına bağlıyorlar: teslim tarihinden önce ne kadar az zamanımız varsa o kadar hızlı bitiriyoruz.

Hal böyle olunca şirketler acaba biz haftanın 5 günü değil de 4 günü çalışsak ne olur? Microsoft’un Japonya ofisi haftanın 4 günü çalışma modelini 2300 çalışan üzerinde test ediyorlar. Japonya gibi çok çalışma kültürü olan ve karoshi (death by overwork from stress-induced illnesses or severe depression) çalışmanın acı çekmenin onure edildiği bir toplumda bunun denenmesi çok önemli. Bu deneme dile insanların verimliliği yüzde 40 artmış. Ek olarak insanlar daha az izin istemişler. Muhtemelen kendilerini daha iyi hissetmişler.

Almanya’da ise Digital Enabler adli bir şirket bir günde sadece 5 saat çalışmayı denedi. Bu şirkette sabah 8’de mesai başlıyor ve 1’de bitiyor. İnsanların telefonları ve sosyal medyaları kapalı bir şekilde öğlen işten çıkmak için işine odaklanıp günü bitirmeleri hedefleniyor. Şirketin CEO’su ve müşteriler durumdan mutlu ve memnunlar. Çalışanların bazıları ise aileleri ve arkadaşları ile sosyal bağların kopmasından şikayetçi olabiliyor.

Kissadan hisse: Bir isi gözünüzde büyütüp uzun zamanlar ayırmayın ve her şeyi son ana bırakmayınız.

Kaynakca:

  1. https://www.marketwatch.com/story/the-four-day-work-week-just-became-permanent-at-this-company-2018-10-06
  2. https://news.microsoft.com/ja-jp/2019/10/31/191031-published-the-results-of-measuring-the-effectiveness-of-our-work-life-choice-challenge-summer-2019/
  3. https://www.economist.com/news/1955/11/19/parkinsons-law
  4. https://www.forbes.com/sites/jackkelly/2019/10/28/will-the-five-hour-work-day-catch-on-in-america/?sh=461af38ca5c8

Türkçe cinsiyetsiz bir dil midir? Erzurum maskülen İzmir feminen mi?

Elimdeki elmayi ona goturdum. Ben bu cumleyi soyledigimde “O” kadin mi erkek mi? Cevabi belirsiz degil mi? Nedeni ise cok basit: Turkcenin dilbilgisel olarak cinsiyetsiz bir dil olmasi. Dilleri dilbilgisel cinsiyete gore kategorilestirmede 3 kategoriden bahsedebiliriz: cinsiyet kategorileri olan diller, cinsiyetsiz ve dogal. Cinsiyet kategorileri olan dilleri olan ülkelerden birkaçı: Fransa, Almanya. Cinsiyetsiz kategorilerde hangi diller var derseniz: Finlandiya, Estonya, Cin, Maceristan, Gana gibi ulkelerin dilleri de cinsiyetsiz kategoridedir.

Cinsiyetlendirilmis dillerde maskulen yani eril ve feminen yani dişil artikeller yanı tanımlıklar vardır. Bu başa bela artikeller ismin -i hali ve -de halinde değişince bu dilleri sonradan öğrenenler için zor oluyor. Peki Türkçede bu tarz maskülen ve feminen tanımlayıcıların olmaması ne anlama geliyor? Diğer bir deyişle Türkçe cinsiyetsiz bir dil mi?

Bu konuda Türkçe kaynak ararken Dr. Caner Kerimoğlu ve Gökçe Doğan’ın 2015 yılında Türklük Bilimi Araştırmaları adlı dergide yayınladıkları makaleden yararlandığımı belirtmem lazım. Bu makaleye ek olarak diğer yararlandığım kaynaklar da blog yazisi sonunda bulunmaktadır. Bilgileri sıralayalım:

Bizim dilimizde diğer dillerden farklı nasıl cinsiyetsiz peki?

1.     Türkçede tanımlık ya da artikel kullanarak sözcüklerin önüne cinsiyetçi bir kelime getirmiyoruz. Örneğin, Almanca cinsiyet kategorisine sahip bir dildir. Almancada adam darken kelimenin önüne belirli artikel olarak der kullanilir (der Mann), kadın die Frau, araba derken das Auto denir yani artikeli ‘das’tır. Fransizca da masa derken feminen tanımlıkla la table ve herhangi bir masadan bahsediyorsaniz une table denir. Bizde ise bu tarz cinsiyetçi artikeller yok.

2.      Kerimoglu ve Dogan (2015)’ın makalelerine göre Türkçede dilbilgisel cinsiyet yabancı dillerden geçmiş kelimelerde cinsiyet kategorileri var. Örneğin, Arapçadan alınan sözcüklere örnek vermek gerekirse erkek yönetici için müdür; kadin yönetici için müdire denmesi gibi. Aynı şekilde Batı dillerinden alınan sözcükler için kadın için balerin, erkek için balet denmesi. Bu sözcükleri duydugumuzda cinsiyetler tanımlanmış oluyor.

3.    Türkçede ‘anım’ diye bir ekten bahsediliyor. Yani müdür kelimesine müdiranım denmesi gibi. Yani bazı “Türkologlar Türkçede +çA, +çık, +kA, +m gibi dişilik eklerinin var olduğunu iddia etmiş”  (Kerimoglu ve Dogan, 2015 makalesinden alıntıdır). Başka araştırmacılar da ‘eme, ög, eke, ana, eçe’ gibi eklerin kadınlar için kullanıldığını söyler(Karaağaç, 2009, Kerimoglu ve Dogan, 2015 makalesinden alıntıdır). Örnegin, Begüm kelimesi TDK’ya göre Hint prenseslerine verilen unva demektir. Aslında beyin hanimi anlaminina gelecek beg emesi’nin evrilip begum haline dönüşmesidir., Kerimoğlu ve Doğan’a göre bu ekler bazı örneklerle sınırlı kalıp türetilemediği için Türkçe’da yaygın cinsiyet kategorisi olduğundan bahsedilemez.

4.    Türkçede sözlüksel cinsiyet nitelendirmesi vardır. Bazı sözcüklerin önüne kadın veya erkek kelimeleri getirilerek yapılması. Örneğin, kadın futbolcu, erkek hemşire (Kerimoglu ve Dogan, 2015). Bunu örneklemek için de Türkçe ile ilgili birçok araştırması bulunan Friederike Braun Türkçe’deki cinsiyet tanımlaması üzerine bir kitap bölümü dahi yazmıştır. Bu bölümde Türkçe’de belirgin olmasa da bir cinsiyet kategorisi vardır demektedir. Örneğin, araştırmacı Braun’un da anlattıklarını kısaca özetletmek gerekirse:
Meslek dillerinde bazen saklı bir cinsiyet kategorisi var. Örneğin, polis, kuyumcu, taksi şöforü, işportacı, postacı, sekreter, memur vb. kelimeleri insanlara sunulduğunda kelimeler yüzde 85 oranında ‘erkek’ ya da maskulen kategoriyi çağrıştırıyor. Yani bu kelimeler birçok kişiye erkeği çağrıştırıyor. Bu durum gündelik hayatta denk geldiğimiz birçok çalışanın erkek olmasına bağlanabilir. Ben örneğin hiç kadın taksi şoförüne denk gelmedim.Bu sebepten ben de taksi şöforü denilince erkek birini resmediyorum zihnimde. Kadını çağrıştıran kelimeler ise temizlikçi, tezgahtar, sekreter ve misafir.

Araştırmacı Braun belirsizlik olan durumda erkek cinsiyet baz alınıp kadını belirlemeye çalıştığımız özetliyor. Örneğin, bir şöfor kadın ise şöfor kelimesinin geçtiği bir cümlede aklımıza ilk gelen cinsiyet kategorisi erkek diye bu kelimeyi çevirirken önüne kadın diye ekliyoruz. Cinsiyetin belirlenmesi için de bazen erkek kelimesinin geldiği grup da var. Örneğin, hemşire ve sekreter kelimelerinde kadın çağrışımı ağır bastığından bu kelimelerin önüne erkek kelimesi getirilerek cinsiyet nitelemesi yapılır.

5.     Cinsiyet demişken tartışmalı bir kelimeden bahsetmek lazım. Adam kelimesi. Adam kelimesi erkek çağrışımı yaptığından bilim adamı derken kadınları da kapsamadığından bilim kadını bir kategori çıktı. Sonuç olarak bugün bilimde cinsiyetçilik yapmak da pek hoş olmadığından bilim insanı kelimesini kullanmak tercih edilmeye başlandı. Ancak, eski TDK başkani Mustafa Kaçalin AA’ya verdiği bir demeçte  bu durum cehalet örneği olduğunu söyledi:

            “Bilim adamı” kelimesinin kullanımının doğru olduğunu, “adam” kelimesinin ise cinsiyeti ifade ettiği düşüncesinden dolayı kullanılan “Bilim insanı” kelimesinin bir cehalet örneği olduğunu kaydeden Kaçalin, “Cinsiyeti ifade ediyor olsa tamam, problem yok. Ediyormuş gibi, durup dururken bunu ortaya çıkardılar. Adam ferdi, insan cemiyeti ifade ediyor. Adam içine çıkmak demeyiz. İnsan içine çıkmak deriz ama adam olmak deriz. Burada bir cinsiyet yok.” dedi.

Sayın Kaçalın’ın sözlerine karşı duran fikri de İstanbul Üniversitesi’nde 2006 yılında Menekşe Pınar Güden’in yazdığı tezden yola çıkarak sunmayi isterim. Sayın Menekşe Güden diyor ki adam kelimesi bütün insanlar için kullanılsa da zamanla sadece erkekler için kullanılmaya başlanmıştır. Örneğin, adam olmak, devlet adamı, iş adamı, adam etmek gibi örnekler daha çok erkeği çağrıştırır. Adam” kelimesi ilk zamanlarda tüm insanlar için kullanılmış olsa bile, erkeğin iktidarının ortaya çıkışıyla norm olarak “erkek” görülmeye başlanmış ve böylece insan olmak, erkek olmakla özdeşleşmiştir (Güden, 2006). Bu sebepten adam kelimesinin kullanıldığı cümlelerde kadınlar silikleştiriliyor.

 6. Son olarak bir de Türkçe aslında dilbilgisel olarak cinsiyetsiz olsa da aslında bazı cinsiyet çağrışımlarından bahsedebiliriz. Örneğin, size Erzurum, İzmir, altın, demir, prizma(nötr), lösemi (nötr) kelimelerinin sizde dişil(feminen), eril(maskülen) ya da nötr kategorilerinden hangisini çağrıştırdığını sorsam ne düşünürsünüz? Bu sorduğum soruyu Kerimoglu & Dogan (2015) ve Sebzecioğlu & Karakaya (2019) makalelerinde katılımcılarına Türkçe kelimeleri yöneltip “eril, dişil ve nötr” seçenekleri içinden hangisini çağrıştırdığı sormuş. Size sorduğum kelimeler için katılımcıların çocuğunun Erzurum ve demir kelimelerini eril, İzmir ve altın kelimelerini dişil; prizma ve lösemi nötr kategoriyi çağrıştırdıklarını bulmus(Kerimoglu & Dogan, 2015).
 
Sonuç olarak Türkçe dilbilgisel olarak cinsiyetlendirilmis bir dil değildir (Kerimoglu ve Dogan, 2015). Ancak bazı sözcüklerde, söz öbeklerinde belirgin eril/maskülen çağrışımlara sahip bir dildir diyebiliriz.

Son olarak, bir dilbilimci olmadığımı belirtmek isterim. Farklı dilleri öğrendikçe Türkçenin diğer dillerle benzerliklerini ve diğer dillerden farklılıklarına merak etmeye başladım. Dil uzmanlık alanımda değilse de algı konusu psikoloji konusu olduğu için ve merak ettiğim konulara yönelik araştırmalarıma paylaşmayı sevdiğimden bu videoları yapıyorum. Sizlerin de katkılarını bekliyorum. Eksik veya eklemek istediklerinizi yorum olarak yazabilirsiniz.  

Kaynaklar:

  1. Kerimoğlu, C., & Doğan, G. (2015). Türkçede cinsiyet görünümleri ve çağrışımsal Cinsiyet. Journal of Türklük Bilimi Arastirmalari, 20(38).
  2. Braun, F. (2001). The communication of gender in Turkish. Gender across languages, 1, 283-310.
  3. Sebzecioglu, T. & Karakaya, S. (2019). Cinsiyet Değişkeni Açısından Türkçe Dil Kullanıcılarının Yansız Adlar Üzerindeki Erillik-Dişillik Algısı.
  4. Anadolu Ajansi roportaji: https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/turkcede-kelimelerin-cinsiyeti-yok/607913

Beynimiz icin de tebdil-i mekanda ferahlık var mı?

Unlu atasozlerimizden tebdili mekanda ferahlik vardir atasozunde yer degisikliginin insana iyi geldigi vurgulanir. Siz de dusunun bazen hava almak, tasinmak, yer degistirmek size yeni hayaller umutlar verir. Bu yazımda da Miami ve New York’ta yapilan bir beyin arastirmasiyla bunun dogrulugunu gosterecegim.
Calisma, 2020 yilinda Nature adli dergide yayinlandi. Bu calismada New York ve Miami’den katilimcilarin GPS datasi ile anlik duygularini takibe aliyorlar. Yani kisilerin hareketleri takip ediliyor ve hareket alanlarina gore de duygulari soruluyor. Sonuclar gosteriyor katilimcilar yer degistirdikce pozitif duygular hissettiklerini paylasiyorlar. Nedir bu duygular? Mutlu, heyecanli, guclu, rahatlamis olmak…

Continue reading “Beynimiz icin de tebdil-i mekanda ferahlık var mı?”

Erteleyen ve harekete geçen beyin farkı

Teslim tarihiniz ya da sinaviniz yaklasiyor diye elinizdeki bir isi bitirmeniz lazim. Elinizdeki ise baslamak icin kendinizi zorlar misiniz yoksa erteler misiniz? Bu aslinda karar verme surecindeki tereddutu olcme sorusu. Bazi insanlar teslim tarihi yaklasinca islerine bitirmeye karar verirken bazilari ise isleri sonsuza kadar ertlemek icin elinden geleni yapar. Peki ama isini hemen yapanlarla erteleyenler arasinda bir fark olabilir mi? Bu soruya cevabi Almanya’daki Ruhr Universitesi’nde Dr.Caroline Schlüter’in birinci yazar oldugu ve Prof. Onur Gunturkun ve Dr. Erhan Genc’in oldugu bir grup arastirmacinin calismasiyla cevap bulacagiz.

Continue reading “Erteleyen ve harekete geçen beyin farkı”