İnsanlar Neden Organlarını Bağışlama Fikrinden Kaçınıyor?

Türkiye Organ Nakli Vakfı’na göre organ bağışı yaşayan veya ölen bir kişinin organ ve dokularının başka hastaların tedavisi için kullanılmasına izin verilmesi demek. Türkiye’de son rakamlara göre en az 25 bin kişi organ bekliyor.

Peki insanlar neden organlarını bağışlamıyor?

  1. Ölüm Korkusu

Organ bağışının önündeki en büyük engellerden birisi ölümden korkmak ve onun hakkında konuşmayı tabu görmek. Çoğu kişi bu konu için kaçınma hareketi gösterir ve aksine kendisine koruma içgüdüsü ortaya çıkar.

  1. İnsanların beden bütünlüğünün bozulacağını düşünmesi

Organlarını bağışlamayan insanlarla yapılan bir çalışmada insanlar vücutlarını bir bütün olarak gördüklerini, obur dünyada da ruhun ve bedenin bir bütün şeklinde  devam etmesi gerektiğine inanıyorlar.

  1. İnsanların Beyin Ölümünü Anlamaması?

Hasta yakınları, kişinin kalbinin atmasını hayatta olması için yeterli buluyorlar. Oysaki beyin ölümü gerçekleşmiş birinin hayata dönmesi mümkün değildir ve solunum cihazına bağlı olarak olarak hayatta kalır.

  1. Doktorlara olan güvensizlik

Yapılan bir çalışmada hastane görevlilerinden memnun kalan hasta yakınları, hastalarının ölümünden organ bağışlarken; memnun olmayan hasta yakınları ise organ bağışlamıyor.

  1. Doktorların çabasına dair önyargı

Organ bağışı üzerine araştırmaları olan Prof. Brian Quick gözlemlerine göre bazı insanlar doktorların organlarını bağışlamış birilerini kurtarma çabasının azalağı düşüncesi.

6.      Dinen yasak olduğu yanılgısı

Birçok dinden inanan insanlar maalesef ki organ bağışının dinen uygun olmadığını düşünüyor. Oysaki dinen böyle bir engel yok. Örneğin, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez 2013 yılında “Dini, ilmi, tıbbi ve hukuki şartlar yerine geldikten bir insana hayat vermek için organ bağışlamak candan cana giden en büyük sadakadır.” şeklinde açıklama da yapmış bulunmakta.

7. Organ bağışı fikrinden iğrenme

ABD ve İskoçya’da yapılan çalışmalarda gençlerin organ bağışı konusunda iğrenme tepkisi gosterdiğini ortaya koyuyor. Çünkü ölünce vücutlarının bir bütün halinde olmalarını istiyorlar.

Ozetle insanlar mantıksal veya duygusal sebeplerden organ bağışına destek olsalar da eyleme geçiremiyorlar.

Neler yapabileceğimize şöyle bir bakalım:

  • Medyaya yine büyük bir rol düşüyor. Doktorları karalama haberleri ile doktoraları güvensiz göstermeyin. Organ mafyasının haberlerini organ bağışından daha çok ve daha baskın yaparsanız insanların organ bağışı korkularını beslersiniz.
  • Bir çalışmaya göre halkın çoğunluğu organ bağışını televizyondaki şovlardan öğreniyor. Televizyondaki dizilere organ bağışı ile ilgili sahneler eklenebilir.
  • İnsanların aklına ‘ee bağışladıktan sonra ne olacak’ sorusu var. Organ bağışı ile hayat kurtaran insanların kahramanlığı daha çok pekiştirilmeli . Organ bağışı yapan aile ile hayatına can gelen diğer hastaların güzel ilişkilerinin konu olduğu insan hikayelerin daha çok paylaşılması gerekiyor.
  • Kişi kendi çemberinde böyle bir olaya tanık olmadan durumu kendisinden uzak sanıyor. Çeşitli seminerlerle olayın içindekiler gidip her ili gezip kendi hayat hikayelerini paylaşmalı.
  • Bence derslerimizde de anlatılmalı.
  • Buradan kampanya yapanlara mesajım ise organ bağışına uzak duranların her zaman mantıklı bir sebebi yok hatta daha çok duygusal, bazen irrasyonel veya korkuya bağlı yanaşmama durumunu göz önünde bulundurarak mesajlarınızı hazırlayın.

Bunun dışında aklınızda sorular varsa, Türkiye Organ Nakli Vakfı’nın çok iyi hazırlanmış bir sitesi var. Oradan da sorularınıza cevap bulabilirsiniz: http://www.tonv.org.tr/sikca-sorulan-sorular/

 

Yalnızlığı önlemek için ne yapılmalı?

Yalnızlık dosyasını, yalnızlığı önlemek için ne yapılabilir bölümü ile kapatıyorum bu hafta. Yalnızlık konusuna yıllarını vermis Prof. Cacioppo çiftinin yaptıkları çalışmalar sonucu ulaştığı sonuç ve önerilerden yola çıkarak size birkaç öneride bulundum.

1.Yalnızlığı göz ardı etmeyin.

Nasıl yeme içme, barınma ihtiyaçlarımızı göz ardı etmeyip hemen bir şeyler atıştırma veya başımızı koyacabileceğim bir ev arama gibi çözüm bulma gayreti gösteriyorsak; yalnızlıkta da aynı şekilde bunu yalnızlığımızı farkettimiz anda hemen ona iyi gelecek bir çözüm arayışına girmeye çalışın

2.İnsanın sosyal şekilde yaşamaya programlı bir canlı olduğunu kavrayın.

Yani yalnızlık bizim doğamıza ters diyebiliriz. Bizler grup halinde yaşayıp iletişim kuran ve beyni de buna adapte olan canlılarız. Dolayısıyla insanlarla daha çok etkileşime geçip yargılamadan beyninize ve size iyi gelecek şeyin daha çok sosyalleşme olduğuna inandırın.

3.Size iyi gelecek biri var

Yanında iyi hissettiğiniz ve size iyi gelen bir kişinin olması bile bana yeter şeklinde telkin edin kendizi. Sayı değil sosyal ilişkinin kalitesi ve doyumu önemli olan çünkü.

4. Bir grup aktivitesi bulun

Hayatınızda dahil olabileceğiniz bir grup bulun. Bu grup aktivitelerindeki ritüellere katılıp aidiyet duygusu kazanınca daha iyi hissedeceksinizdir. Örneğin, tuttuğunuz takımın size uyan taraftar grubuna dahil olup her maçı izlemek evde yalnızlık döngüsüne girmenizi engelleyebilir.

5.Kendinize ritüel yaratıp dışarı çıkarın.

Kendinizi eve kapatmayın. Her pazar öğlen çayını bir kafede içeceğim diye düşünürseniz her pazar dışarıya çıkmak için hazırlanacaksınız ve bu hazırlanma süreci bile kendinizi daha iyi hissettirecek.

6.Yalnız değilseniz de çevrenizde yalnız olanlara yeni bir pencere açın

Özel durumda olan kişilerden biri yakınınız ise bu kişinin yalnız hissetmemisi adına sizzler bir şey yapabilirsiniz. Örneğin, engelli bir yakınınız varsa, kendisinin iletişim kurabilmekte zorlanmayacağı/dışlanmayacağı yere götürün. Ayda bir kez bile olsa bu kendisine iyi gelecektir.

Sevgiler,

Ceylan Özdem.

 

Kaynakça:

Cacioppo S, Capitanio JP, Cacioppo JT. (2014) Toward a neurology of loneliness. Psychol Bull. Nov;140(6):1464-504. doi: 10.1037/a0037618. Epub 2014 Sep 15. Review. PubMed PMID: 25222636

Yalnız Kalmak mı Yalnız Olmak mı?

Yalnızlık Nedir?

Yalnızlık kişinin arzuladığı ve gerçekte deneyimlediği ilişkiler arasındaki boşluktan kaynaklanır. Yani yalnızlık kişilerin iletişimde olduğu sosyal ilişkilerinden yetirince doyum alamaması demek.

Yalnız kalmak ile yalnız olma hissi farklıdır. Örneğin canınız bazen az kişi ile görüşmek ister ya da daha çok tek başınıza kalmak ister ve yalnız kalırsınız. Kendi seçiminizle tek başına geçirdiğiniz zaman yalnız kalmaktır. Yalnız hissetmek ise etrafınız insanlarla çevrili olsa da yalnız hissetmeniz anlamına geliyor. Dolayısıyla yalnız hissetmek kişi sayısı, insanlarla görüşme sayısından bağımsız bir histir. Yalnız hissedenler sosyal iletişimlerinde hiçbir kontrol olmadığını düşünür.

Sadece Yaşlılar Yalnız Hissetmiyor

Yapılan araştırmalar yaşlıların geçlere oranlar daha yalnız hissettiğini gösteriyor genelde. Continue reading “Yalnız Kalmak mı Yalnız Olmak mı?”

Hikikomori: 6 Aydır odanızdan dışarı çıkmadınız mı?

Facebookta hesabıma gelen mesajların çoğunda genç yaşta kişiler ‘yalnız hissediyorum, dışarı çıkmıyorum, ailemle konuşmak istemiyorum ve içime kapandım ne yapmam gerekiyor’ diye yazınca yalnızlık ve kendini dışarı kapatma konularını birkaç yayında inceleme kararı aldım.

Bana gelen mesajlarda en çok şaşırdığım ise gençlerin çoğunluğu kimseyle konuşmak istemiyorum ve ailemle gerek kalmadıkça konuşmuyorum cümleleri. Aslında bu durum yalnızlık hissiyle beraber Japonya’da çokça rastlanan ve hatta adına Hikikomori adı verlen bir hastalık/durum. Hikikomori olan kişi sosyal iletişimi tamamen kesip işe ya da okula gitmeyi reddedip bütün gün evde yaşamayı tercih ediyor. Japonya’da en az 410,000 kişinin bu hastalıktan dert yandığı biliniyor (1).

Hikikomori, hala Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı (DSM)’e eklenmedi ama eklenmesi için öneriler başladı. İlk verilere göre semptomlar şöyle:

  • bütün hayatını evde geçirme
  • okula ya da işe gitme isteğinin olmaması
  • yukarıdaki iki maddenin en az 6 ay sürmesi
  • sosyal iletişim ya da arkadaşların olmaması

Verilen bir örnekte, bir anne oğlu 22 yaşında iken toplumdan yavaş yavaş kendisini nasıl soyutladığını anlatıyor. Önceleri alışverişe giderdi ama sonradan internetten alışveriş yapmaya başladı ve evden dışarı çıkmamaya başladı diye anlatıyor. Oğlu şimdi ise 54 yaşında ve halen odasından dışarı çıkmıyor.

Hikikomori/ Toplumdan Soyutlamanın Sebepleri:

  • Toplumda bir travma yaşamış olmaları
  • Toplumsal hayatta iletişimlerden bekledikleri doyumu alamamış olmamalı
  • Kendilerin başarısız görmeleri
  • Özgüvenlerinin düşük olması
  • Depresyon ve kaygıya meyillilik
  • Anne babaya bağımlı olma durumu

Toplumdan soyutlanma ve yalnızlıkla ilgili ne yapabiliriz, beynimizde ne oluyor sorularının cevabı ise haftaya.

Sevgiler.

Kaynakça:

 

1: Furlong A. The Japanese hikikomori phenomenon: acute social withdrawal among young people. Sociological Review. 2008;56:309–325.

Diğer kaynaklar ise hyperlink şeklinde eklenmiştir.

 

Burun Estetiğiniz ile Kişiliğiniz Nasıl Algılanıyor?

Etrafımda birkaç kişinin burun ameliyatı geçirdiğini öğrenince kendilerini nasıl hissettiklerini sorsam genelde ‘kendime özgüvenim arttı’ şeklinde cevap aldım. Ben her ne kadar bıçak altına yatan kişilerin burunlarının birbirlerinin aynısı olduğunu düşünsem de aklıma acaba benim dışımdaki diğer insanlar onların bu estetiği için ne düşünüyor diye meraktaydım. Bu kişiler yeni burunları ile mutlu ve güçlü hissederken, dışardan onlara bakanlar acaba onları nasıl algılıyor diye düşünmeye başladım. Bu alanda yapılan bir araştırma var mı diye bakınırken bu konuda yapılmış ilk çalışmayı buldum.

Çalışma New York’taki Hofstra Northwell Tıp Bilimleri Bölümü’nde yapılıyor. Çalışmada kırık burun ameliyatı(rinoplasti) olmuş 10 kadının ameliyat öncesi ve sonrası fotoğrafları deneklere gösteriliyor. 264 kişinin katıldığı bu çalışmada, bu fotoğrafların 11 kategoride değerlendiriyorlar. Bu kategoriler simetri, gençlik, yüzün harmonisi, zeka, güvenilirlik, feminenlik, çekicilik, yanına yaklaşılabilirlik, sevimlilik ve özgüven gibi hem fiziksel hem de kişilikle ilgili kategoriler. Cevap olarak da o kategorideki özelliğe göre çok ya da az şeklinde değerlendirmeleri isteniyor (örneğin, çok özgüvenli veya az özgüvenli gibi).

Burun estetiği sonrası daha özgüvenli algılanıyorlar

Öne çıkan sonuçlar ise şöyle:

  • Burun estetiği sonrası fotoğraflar burun estetiği öncesine göre daha çok beğenilmiş.
  • Burun estetiği ile kişilerin imajının değiştiği tek özellik ise özgüven. Burun estetiği yaptırmış aynı kişi önceki haline göre daha da özgüveni artmış şeklinde algılanmış.

Özetle, kadınların hissettiğini başkaları da hissetmiş diyebiliriz. Sonuçların bir sebebinin kişilerin artan burun estetiğine gözlerinin alışmasına bağlıyorum. Ben her ne kadar kişilerin doğal hallerini daha çok beğensem de yaptıran kişi mutlu ve huzurlu olduğu sürece sorun yok. Kişileri tanımayan kişilerin bile onların bu güvenini hissetmesi ise çok ilginç bir sonuç.

Sevgiler,

 

Kaynak: Lu, S. M., Hsu, D. T., Perry, A., Leipziger, L., Kasabian, A. K., Bartlett, S. P., … & Tanna, N. (2017). The Public Face of Rhinoplasty: Impact on Perceived Attractiveness and Personality. Plastic and Reconstructive Surgery Global Open, 5(9 Suppl).

Uçaklarda Domates Suyu Tercih Edilmesinde Beynin Rolü Nedir?

2010 yılında Alman Havayolu şirketi Lufthansa, uçuşlarında domates suyu tüketiminin Alman biralarını geride bıraktığını ve yılda 1,7 milyon litre domatesi suyu tüketilmesini sorgulamaya başlıyor. Hatta bu sebepten Almanya’nın güneyindeki bir şehirde Fizik Enstitüsü’ne gidip bu soruya cevap bulmaları için başvuruyor. Enstitü de bu soru için Lufthansa adına deneyler yapıp rapor yayınlıyor.

 

Bu rapora göre normal koşullarda aldiginiz tatlara kıyasla, uçaklarda –bulunduğunuz yükseklik ve basincin etkisiyle- tatlı tadındaki yoğunluk % 20-30 oranında azalırken tuzlu tadlarda yoğunluk ise uçakta % 10-20 oranında artıyor. İnsanların bu sebepten daha tuzlu tadlara yöneldiği sonucuna varıyorlar.

Çok değil 5 yıl sonra da Cornell Üniversitesi’ndeki Robin Dando ve Kimberly Yan tarafından yürütülen çalışmada daha kontrollü bir deney ile uçaktaki gürültünün bizim tatma duyularımızı nasıl etkilediğine bakmışlar.

Bunun için deneklere tuzlu, tatlı, ekşi, acı ve umami tatlarını test ettirmişler. Asina olmayanlar için umami; ozellikle domates, mantar ve et gibi yiyeceklerde bolca bulunan ve bizim “lezzet” diye adlandirdigimiz tattir. Bu tadi, proteinleri oluşturan aminoasitlerden biri olan glutamat’tan aliriz.

Önce bu tatları sessiz bir ortamda denetip daha sonra da uçakta olduğu kadar gürültü dinletip denemelerini istemişler. Bu sebeple yaklaşık 80 desibele tekabül eden bir gürültü şiddeti seçmişler.80 desibel ne kadar siddette derseniz evinizde dar bir alanda süpürge makinesi acarsaniz o sese yakin bir şiddettir.

Yüksek gürültü tatlı tadının duyumunu engellerken; umami tadının ise daha iyi duyulmasını sağlamış. Bu sebepten örneğin uçak kabininde yediğimiz muhallebi ile normal basınç altında(evinizde, restoranda) yediğiniz muhallebi ile arasında oldukça fazla fark diyebiliriz. Dr. Dando’nun çalışma ışığında verdiği örnekteki gibi tatlıların aksine domates soslu, vodkalı umami tada sahip kokteyli içecekler normal basınçtakinden daha iyi bir tada sahip olacaktır

Peki o anda beynimizde ne oluyor? chorda tympani adı verilen sinirler dildeki tadı beyne mesajla iletir. Bu mesaj da beyne giderken orta kulaktan da bir geçer. Dolayısıyla eğer kulak üzerindeki gürültü ve basınç yüksek ise bu durum tat duyusunu etkiler. Sadece uçakta değil grip olduğumuzda aynı tatta yemek yememiz gibi.

Şüphesiz ki uçak yolculuğu gerek uçaktaki basınç gerekse kapalı alan açısından insanların günlük hayatındaki normal koşullardan farklı. Bu çalışmalar da uçaktaki kabin basıncının kişilerin duyu organlarını etkileyerek algısını değiştirebileceğine örnek veriler oluyor. Bu nedenle bundan sonra, uçaklarda verilen yemekleri beğenmediğinizde, uçak sirketlerini suçlamadan once bir kez daha duşunun…

 

Not 1: Videoda 7 yıl demişim; ama 5 yıl olacak.

Not 2: Kaynaklar hyperlink olarak eklenmiştir.

Canlı Böcek Öğütmek ve Troll Psikolojisi?

Size bir bardağın içinde böcek verip bu böceği öğütücü makinede öğütün desem ne hissedersiniz? Hatta buna ek olarak kirli tuvaleti temizleyin desem ne hissedersiniz? Hangisini tercih edersiniz? Aslında bu soru sadist olan kişileri yani başkalarına fiziksel ya da ruhsal acı çektirmekten zevk alan kişilerin karakterlerine dair deney ortamında bilgi almak için yapılmış bir deney.

Kanada’daki British Columbia Universitesi’nde birkaç araştırmacı üniversite öğrencilere onların toleranslarını ölçme amaçlı bir deney yaptıklarını söylüyor. Bu açıklamadan sonra da asıl deneye geçmeden önce onlara kişilik testleri veriliyor. Kişilik testlerinden sonra katılımcılara, deneyde 4 tane koşul var olduğundan bahsedilip ve bunlardan birini seçmelerini isteniyor. Bu koşullar böcek öldürmek, böceği kendi değil de deneyi yapan kişiye öldürtmek, kirli tuvaleti temizlemek ve bir çalışana soğuk suda acı çektirmek gibi dört farklı koşul sunuluyor. Deneklerden bu koşullardan birini seçmeleri isteniyor.

Bu deneydeki en önemli koşul böcek öldürme koşulu. Çünkü sadizm başkasına acı çektirmek olduğundan başkasının en çok acıyı verecek koşul böcek öldürme koşulu. Böcek öldürmeyi kabul eden deneklerin önüne 3 farklı bardak içinde canlı böcekler sunuluyor. Daha sonra bu böcekleri önlerinde duran kahve öğütücüsü görünümünde sözde bir öğütücü bir makineye koymaları ve öğütmeleri isteniyor. Deney bitince de kişilere bu öldürme sonrası aldıkları zevki çok güzeldi ya da çok kötüydü şeklinde değer biçmeleri isteniyor. Parantez açıp bilgilendirelim bu deney düzeneğini böcekler ölmeyecek şekilde ayarlanmış ve böcekler ‘öğütülürken’ de daha önceden kaydedilmiş sesler çıkmış.

Gelelim deneyin sonuçlarına:

  • Kişilik testinde sadist kişiliği olanlar 4 koşul arasından böcek öldürme koşulunu seçiyor. Sadist kişilikte olmayan insanlar ben bu böceği öldüremem derken sadistler önlerine konulan böceklerin hepsini öldürebiliyor.
  • Daha çok böcek öldürenlerin daha az böcek öldürenlere göre daha sadist olduğu. Bazısı bir böcek öldürüp diğerlerini öldürmezken sadizm derecesi artanlar bütün böcekleri öldürene kadar devam edebiliyor.
  • Verilen dört koşuldaki en vahşi olan canlı böceği öldürmek ve sadistler en çok da bu koşulda zevk aldıklarını söylüyor.

Sosyal Medyanın Sadistleri Troller:

Peki sosyal medya kullanırken sadistlerle ne derece dirsek temasındasiniz? Sosyal medyadaki sadistler kim mi? İnternet ortamının kaos delegeleri diyebileceğimiz troller. Prof. Erin Buckels’e sadistler insanlar internette de trollemeye bayılıyor ve trollerin büyük çoğunluğunun daha çok sadistlerden oluştuğunu söylüyor. Kendisinin yaptığı araştırmalar da trollerin tek amacı eğlenmek ve bunu da başkalarına zarar vererek yaptıklarını belirtiyor.  Troller zarar verirken antisosyal şekilde genelde yalan veya aldatıcı tavırlar sergiliyor, sanal zorbalığa başvuruyor ve tartışma yaratmak için fırsat kolluyor.

Sosyal medyada onlara denk gelirseniz karşınızda canlı canlı bir böcek öldürmekten bile zevk alabilecek saldırgan insanlarla yüz göz olacağınızın farkına varın.

 

Kaynakca:

Buckels, E. E. (2012). The pleasures of hurting others: Behavioral evidence for everyday sadism (Doctoral dissertation, University of British Columbia).

Buckels, E. E., Trapnell, P. D., & Paulhus, D. L. (2014). Trolls just want to have fun. Personality and individual Differences, 67, 97-102.

 

Gönlü zengin olanın beyni daha mı mutlu?

Size belli bir ölçüde para versem ve bu paranın hepsini başkalarına bir şey almak için harcayın desem ne hissedersiniz?  Sizin ne hissettiğinizin yanında beyniniz buna ne cevap verir? Ekonomistlerin açıklamada zorlandığı bir konu olan insanların çıkarsız yardım etme eğilimi ile ilgili yapılan çalışmaların birinde neler bulunduğuna gelin beraber bakalım.

ABD ve Almanya’daki üniversitelerdeki araştırmacılar işbirliği yaparak bir çalışma ile mutluluk ile cömertlik arasındaki ilişkiye bakmışlar. Çalışmada 50 öğrenci 2 gruba ayrılmış. Deney grubuna her hafta para gönderilip başkaları için harcanması istenirken; kontrol grubuna aynı miktarda verilen parayı sadece kendileri için harcamaları istenmiş. Harcadıklarından önce ve sonraki günde mutluluk seviyelerini ölçmüşler. Bu arada katılımcıları MR aletine yerleştirip deney grubuna kendilerinin cebinden daha çok çıkacak şekilde koşulları sunup bu arada oluşan beyin aktivasyonları ölçülmüş. Örneğin, birine 18 Euroluk hediye almak için cebinden 25 Euro harcamalısın gibi.

Parayı başkası için harcayanlar daha mutlu

Davranışsal sonuçlara bakılınca kişiler başkaları için para harcadıklarında sadece kendileri için harcayanlara göre kendilerini daha mutlu hissetmişler. Bu test sonuçlarına da yansımış.

Parayı başkaları için harcayan denekler daha mutlu olup beyindeki TPJ denilen bölümde aktivasyonlar gözlemlenmiş (görseldeki kırmızı renkle gösterilmiş bölge). Bu bölge sosyal bilişsel alan olarak bilinir ve başkalarını düşündüğünüzde aktif olan bölgedir. Ek olarak ventral striatum adlı bölgedeki gözlemlenen aktivasyonlarda cömertlik ve mutluluğa bağlı olarak yorumlanmış.

Görsel I. Makalenin kendisinden aldığım bu görselde TPJ adlı bölgenin kendisi işaretlenmiş. Kırmızı olması ise bu aktivasyonun çok yüksek oranda olduğu gösteriyor.

Özetle, sonuçlar kişilerin başkalarına bir şey almayı ve kendilerine daha az harcamalarıyla mutlu olduklarını hem davranışsal hem de beyin aktivasyonlarında göstermiş oldu.

Bu bölge üstüne 4 yıl araştırma yapmış biri olarak bu alan ile mutluluk arasında doğrudan bir ilişki göremesem de çalışmayı yapan grup bunu mutluluğa bağlamış. Ben ise bunu daha çok sosyal algı ve başkalarını düşünerek hareket etmeye bağlayabiliyorum sadece.

Nature Communication dergisi gibi prestijli bir yerde yayımlanan bu çalışma ile ekonomistlerin hala üstüne kafa yordukları bir konuya deneysel veriler de eklendi diyebiliriz. Peki ama sizce insanlar neden kendilerinden feragat ederek yardım eder?

Kaynak: Park, S. Q., Kahnt, T., Dogan, A., Strang, S., Fehr, E., & Tobler, P. N. (2017). A neural link between generosity and happiness. Nature Communications, 8, 15964. http://doi.org/10.1038/ncomms15964

İnstagram Filtresinden Depresyon Okumak

Sadece mutlu anları değil; ilgiye ihtiyacımız olan anları da paylaştığımız bir arena oldu sosyal medya. Çok uzun yazıların, analizlerin yer olmadığı ve daha çok göze hitap edeni ise instagram hiç şüphesiz.

Instagramla ilgili son yapılan bir araştırma ise machine learning tekniği ile kullanıcıların uyguladığı filtrelerden kişinin modunun anlaşılacağını ortaya koydu.

Yapılan son bir araştırmada, instagram kullanıcıları olan 166 kişiye Beck Depresyon ölçeği uygulandı. Böylece kişileri depresif ve sağlıklı (daha önce depresyon geçmişi olmayan) gruba ayırabildi.Bu kişilerin kullanıcı adlarından hesaplarını taratıp fotoğrafları toplandı. Tarama sonunda toplamda bu 166 kişiden 43,950 tane fotoğraf elde edildi. Toplanan bu fotoğrafların kontrast, renk doyumu, renk tonu, parlaklığı, fotoğrafta kaç yüz olduğu, aldığı yorum ve beğeni sayısı gibi özelliklerini algoritmaya eklenip arastırmaya başlandı. Bu bilgilerle depresif olanlarla olmayan kullanıcıların kullandıkları fotoğraflar arasındaki farka bakıldı(yukarıda saydığım özelliklerden yola cıkarak).

Depresif ve depresif olmayan iki grup arasında öne çıkan sonuçlar:

  • Depresif olan instagram kullanıcılar depresif olmayanlara göre mavi, gri ve koyu renkleri tercih ediyor.
  • Kullanan filtrelere gelince depresif kullanıcılar “Inkwell”I kullanırken mutlu olanlar ise “Valencia” filtrelerini daha çok kullanmış (bakınız: aşağıdaki figür 1)

Figür 1: Kırmızı renkli filtreler sağlıklı kullanıcılar tarafından tercih edilen filtrelerken mavi bölüm ise depresif kullanıcılar tarafından tercih edilen filtrelerin listesi.  Figüre göre depresif kullanıcılar “Inkwell”I kullanırken mutlu olanlar ise “Valencia” filtrelerini daha çok kullanmış.

Önemli bir nokta da araştırmacıların belirttiği gibi insanlar filtreleri kullanırken kendilerinin depresif olduğundan da haberdar değil.  Aslında depresif insanların pozitif yüzlere daha az tepki verip negatif obje ve/veya yüzler için algıda seçiciliği olduğu düşünülürse gri, karanlık renkleri fark etmeden kullanmış olmaları beklenir.

Çalışma sonucunda algoritmalar fotoğraf özelliklerini kullanarak klinik teşhislerle örtüşen sonuca varıp depresif hastaları teşhis edebildi. Gelecekte yapay zeka, algoritmalar ve sosyal medyada ‘sosyalleşebilen’ yalnız toplum üçgeninde önemli bir çalışma olarak da düşünebilinir.

Not: Inkwell (ustteki) ve Valencia(alttaki) filtrelerini aynı fotoğrafa uyguladım örnek için.

Kaynak:

Reece, A. G., & Danforth, C. M. (2017). Instagram photos reveal predictive markers of depression. EPJ Data Science, 6(1), 15. Bağlantı için: https://arxiv.org/ftp/arxiv/papers/1608/1608.03282.pdf

Yalan Haber Nedir ve Neden Paylaşılır?

ABD başkanlığı seçim kampanyası dönemininin çok tartışılan konusu yalan haberler oldu. O kadar ki 2016 yılında Oxford Dictionaries tarafından yılın kelimesi post-truth seçildi. Bu kelime ‘gerçek sonrası’ anlamına gelse de en güzel açıklaması ‘doğruların, hakikatlerin, olguların önemini yitirmesi’ denilebilir (bakınız: teyit.org).  Örneğin, siyasette de çok da karşılaştığımız bize söylenenlerin gerçekten uzak olması, partilerin kendi siyasi propagandalara uygun manipüle edilen sayılar, söylemler diye düşünebilirsiniz.

Bu yazıda yalan haberleri neden şimdi konuşmaya başladığımızı ve psikolojik arka planını anlatmak istiyorum.

 

Yalan haber nedir?

Kasıtlı yapılan ve doğru olmayan haberdir. İnternet erişimimizin olmadığı zamanlarda da yalan haberler varken son zamanlarda bu konu üstüne daha çok kafa yormaya başladık. Örneğin “Great Moon Hoax” diye bilinen ve The Sun gazetesi tarafından ‘Ay’da hayat bulundu’ diye haberler ta 1835 yılında yayınlanmış. Sizin de düşüneceğiniz gibi şimdiki teknoloji ile daha yaratıcı ve ikna edici yalan haberler de yaratılabilinir.

Peki ama yalan haberleri neden şimdi daha çok önemsiyoruz?

  • Artan Sosyal Medya Kullanımı: İnternet çağında haber alma kaynağımız ana akım medyadan daha çok sosyal medya mecralarına kaydı. Yani gazetelerin başlıkları, magazinsel konuları okunsa da düşüncelerin derinlemesine incelendiği köşe yazılarını okumaya kimsenin sabrı yok. Kişiler facebookta kendi ‘gazetecileri’ gibi gördükleri fenomenleri yarattı. Bu fenomenler ya da kişilerin bizzat kendileri de beğeni almak için büyük kitlelerin ilgisini çekecek ve çoğu yalan haberleri paylaşmaya başladılar. ‘Bu paylaşımlar beğiniliyor çok da bir şey olmuyor ya’ diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü bazen bu paylaşımlara bağlı linç kampanyaları bile başlayabiliyor. Örneğin, ABD’de Pizzagate olayı diye de bilinen yalan haberlerin de bir parçası olarak görebileceğimiz komplo teorileri sosyal medyada yayıldı. Bu haberde bir pizza restoranında çoçuk ticareti yapıldığı ve Hillary Clinton’ın da bu olaydan haberdar olduğu iddia edildi. Komplo teorilerine dayanan bu haber sonucunda ABDli bir vatandaş bu restoranı basmaya gitti ve 4 yıl hapis cezası aldı.
  • Reklam gelirleri: Artık alınan tıklarla beraber kişiler kendilerine bir gelir kaynağı yaratabiliyor. Bu durum o kadar ilerledi ki bütün geçimini sadece yalan haber yazıp sağlayan insanlar türedi. Mesela, Makedonya’da Veles diye bir yerde fakir gençler ABD’deki seçimlerdeki popüler ve çok tartışılan konularla ilgili; Kanada’daki gençler Justin Trudeau’nun populerliliğini ve çekiciliğini de kullanarak onunla ilgili yalan haberlerle ayda 1000 ila 5000 dolar arası paralar kazanıyorlar.
  • İdeolojik motivasyon: Bazen taraflar para kazanmak için yapsa da bazen de karşı gruptan nefret ettiği için bu haberleri yayanlar da var. Örneğin Romanyalı bir genç, Trump’ı çok sevdiği için Hillary karşıtı yalan haberleri içeren websitesi açması gibi. Yine başka bir aktivist, sağ kanadı utandırmak ve onların üzerinden daha çok para kazanmak için yalan haber yapıyor.

İnsanlar Neden Yalan Haber Paylaşır?

  • Kendini Doğrulama Önyargısı (Confirmatory Bias): Hepimizin önyargıları var. Bu önyargılardan bir tanesi de kendini doğrulama önyargısı. Yani insanlar, gerçekler kendi düşüncelerinden farklı olduğunda düşüncelerini değiştirmek yerine kendi fikirleriyle uyuşan düşünceleri sadece dile getirirler. Düşünceleriyle çatışan fikirlere asla açık olmazlar. Bu boşluğu da özellikle siyasi kavgalarda yalan haberler doldurur. Başkaları hakkında yalan haber yazmak bu kadar kolayken kişilerin işine de geldiğinden doğrusunu ulaşma kaygısı duymuyorlar ve kendi fikirleriyle örtüşen yalan haber olsa da onu paylaşıyorlar.
  • Kritik Düşünememe ve Tembellik: Olmayan merak ve önüne gelen her bilgiyi olduğu gibi kabul eden insanlar yalan haber tuzağına çok çabuk düşüyorlar. Eskiden anı akım medyada haberler filtreleme yöntemiyle elense de şu anda bu eleme sistemi bireylerin kendisine kaldı. Ne yazık ki bireysel seviyede paylaştığı bilgiyi kontrol edecek bilince, meraka, bilgiye saygı duyacak, fanatik düşünmeyecek ve politik tartışmalarda tansiyonların yükseldiği anda sinirlerini kontrol edebilecek kişi sayısı çok çok az.
  • Kutuplaşmış Toplum Psikolojisi: Kutuplaşmış toplumlarda kişiler gri alanları yok ettiğinden, artık düşünceleri tartışamaz hale gelirler. Özellikle hararetli tartışmalarda kişiye durduğu tarafa dayalı tavır sergileneceğinden bu dönemler çok önemlidir. Özellikle imajımızı çizdiğimiz sosyal medya mecralarında kişiler konumlarını hemen belirtme baskısı altında hissederler. Bu sebepten, yukarıdaki iki maddenin de olduğu bir birleşimle kişiler oldukları tarafa ait olduklarını; diğer karşıt gruba da karşı olduklarını kesin bir dille hissettirmek ister. Buradan da girdikleri taraftar psikolojisi ile karşı delil sunup bunu kazanma adına her veri mubah sayılır. Bu mubah verileri de tabi ki yalan haberler oluşturur.

Türkiye’de yalan haber konusunu hassasiyetle işleyen teyit.org gibi bir oluşum var. Lütfen bu siteyi ziyaret edin ve sosyal medyada paylaştıklarınızın sorumluluğunu alın. Paylaşmadan önce 30 saniye bir derin nefes alıp verin, hatta o arada güvenilir kaynaklardan teyit edin.